ironi · kurmaca

Sakal paradoksu

Eline tıraş makinesini aldı, yeni tanıştığı zeytin gözlü beyaz peynir kıvamında bacaklı genç kız sakalını keserse çok daha yakışıklı olacağını söylemişti ona. Bir hülyaya kaptırdı kendini. Düşününce onun gözüne girebilir, sakalın gitmesiyle birlikte kızla arasındaki yaş farkı da azalabilirdi hem.

Bir süredir takıldığı, gününü gün gecesini gece ettiği, sarı boyalı saçlı delikli Kars gravyerini andıran uzun bacaklı iki çocuklu dul olgun kadın ise sakalının ona çok yakıştığını söyleyip duruyordu.

İlk jilet darbesinde, aklına olgun kadınla olan ilişkisini bozuyor olma tehlikesi düştü: Öyle ya, ya tıraş sonrası çocuk suratlı olup da onun ilgisini kaybederse? Fakat artık çok geçti. Sakalı bir miktar incelmişti bile… Burada bıraksa olurdu.

Fakat genç kızın yağlı beyaz peynir ve zeytin kıvamındaki duru güzelliğini hayal edince, makinenin sakalını bir kat daha arşınlayıp daha da inceltmesine engel olamadı.

Sakalına son darbeyi indirmeye çok az kalmıştı ki, Kars gravyerinin imgesinde beliren düşsel şehvete karşı koyamadı, hemen oracıkta oportünizmin bataklığına teslim olup, orta bir yol bulmak kurnazlığından medet umarak, en azından bıyığını bırakmaya karar verdi. Tabii onunla birlikte çenesinde dudak altında bir tutam kıl bırakmayı ihmal etmeyerek.

Gel zaman. Git zaman. Genç zeytin gözlü beyaz peynir bacaklı güzel kız ona yüz vermedi. Edepsiz alaycı bir tavır takınarak hem de. Hatta sanki bırakmış olduğu şu bıyığı kıza geçici bir süre uğramıştı da, kız o bıyığın altından kıs kıs gülmekte idi onu gördüğünde. Başka bir deyimle: Kendi bıyığının altından kendi bıyığına gülünüp geçiliyordu.

Kars gravyeri kıvamında uzun bacaklı boyalı sarı saçlı olgun kadın ise onu yatakta bu hâliyle görünce kahkaha attı. Aslında hiç de kötü bir niyeti yoktu. Pekâlâ, bıyık ve çenede bir tutam kılla kabul edebilirdi onu. Ama bahtsız kahramanımızın incinmiş gururu maalesef bu durdurulamayan kahkahayla iyiden iyiye ayaklar altına alınmıştı. Sinirden çılgına dönerek, köpürerek, bağırıp çağırarak koşarcasına çıkıp gitti adam…

Ağlak bir halde evinde buldu kendini. İlk iş olarak banyoda ayna karşısına geçip, aynada beliren suretine birkaç kez tükürdü. Tükürük bezleri yoruluncaya kadar, tekrar tekrar. İkinci iş olarak makinayı alıp yüzündeki son kılı tüyü almakla kalmadı. Hızını alamayıp kafasını da kazıdı. Sıfıra.    

eleştiri · iç döküş · ironi

Tanrıların kahkahası üzerine her demet zalim felek

Trajik her şey bir noktada aslında çok komik. Misal bir gün yerlerin ve göklerin yaratıcısı heybetli Tanrı çok sevdiği insanların günahlarının kefaretini ödemek istemiş ve kendinin enkarne ettirip, dona girmiş ve çok sevdiği oğlunu çarmıhta gerdirmiş. Oğlan ise ölmezden hemen önce: “Baba baba beni niye bıraktın?” diye haykırmış. Hakikaten komik. Yüce olarak kabul gören her şey ve pek çok şey gibi. Aşırı derecede ağlanabilen her şeye aşırı derecede gülünebilir. Her şey karşıtıyla birlikte var ve tam olarak komik.

Bir gün lisede şakacı bir arkadaşım minik bir buz parçası atıvermişti gömleğimden içeri. Acayip yanmıştım. Buz yakabiliyormuş diye de çok şaşırmıştım. Çok soğuk olan bir yerde çok sıcak.

Hitler’in ünlü şortlu resmi komik değil mi, en az bıyıkları kadar, intihar etmezden hemen önce metresiyle evlenmesi kadar komik bence. Stalin’in karısı öldükten sonra üzüntüden evinde kalamayıp, evine taşındığı bir arkadaşını yani Buharin’i aşağılayarak öldürmesi bir hayli komik değil mi? Zavallı Buharin’in mahkemede kendini, Lenin’i, işçi sınıfını  ve devrimi filan savunmaya çalıştıkça merkez komite üyelerinin ona sinik sinik gülüp durmaları… Aslında Sovyetler Birliği tarihi doğru okunursa fena komik bir tarih.

Devrim ertesi idam cezasını kaldırıp beyazlara karşı verilen iç savaşta ordudan kaçanları kurşuna dizmeleri de öyle. Yıllar sonra finalde Gorbaçov’un Pizza Hut reklamına çıkması ile bu gülünçlük doruğa çıkıyor doğrusu. Ya ondan yüzlerce yıl önce genç dostuna aman devlete ve iktidara çok yaklaşma yoksa seni yakar diye uzun uzun ahkam kesip tavsiyeler eden Seneca’nın Roma imparatorunun eliyle idam emri verilip, zehirlenmesi nedir allah aşkına?

Başkalarına verdiğimiz büyük derslerden kendimiz çok fena çakıyoruz. Yaşam Seneca’yı haklı çıkardı çıkarmasına da, bunu komik bir şekilde onun kellesi üzerinden yaptı. Tanrıları güldürmek için mi yoksa bunca kepazelik?

Yine lise yıllarında şu olaya ağzım açık tanık olmuştum. İki lise üniformalı kız arkadaş ağladılar da ağladılar, zırlayıp durdular gözleri kızarıncaya kadar sonra da kahkahalarla gülmeye başladılar ve bu bir süre böyle gitti, neden olduğunu hâlen bilmiyorum, sormaya cesaret edemedim tabii. Ağlamaktan kahkahaya geçtikleri o ara yer, eşik noktası… İşte aydınlanma tam o noktada! Buda’nın aha ben Nirvana’ya ulaştım, aştım ben aştım, artık o samsara denen uğursuz döngüden çıktım, bak Buda oldum işte dediği gibi an’a benzer bir an.. Belki ondan sağda solda bu kadar çok gülen Buda heykelleri var, kim bilir? İsa’nın gülen portrelerinin ise nerdeyse hiç olmaması Katolik ve Ortodoks kiliselerinin ahmaklığına delalettir.

Kafka kitaplarını yazarken geceleri kendini tutamayıp gülme krizlerine girermiş. Sabah kalkınca böceğe dönmek komik değil mi gerçekten? Philip Roth Kafkaesk metamorfosisi bir üst düzeye çıkarıp, sabah kalkınca bir kadın memesine dönüşen bahtsız adamı yazmıştı. Adamın babası oğlunun koca bir meme olduğunu bir türlü kabul etmek istemiyordu. Kabul etmek istemiyorsun. Ağlıyorsun. Sonra kabul etmemenin çok saçma bir şey olduğunu fark edince. Koy veriyorsun kahkahayı. İşte Budist farkındalık!

Former Soviet Leader Gorbachev Starred in a Pizza Hut Commercial in 1997 -  Eater
Son Sovyet lideri Gorbaçov’un Pizza Hut reklamı

Kabul et yani kardeşim. Yaşam komik. Çünkü ölüm hep işin var içinde, an be an var, hep ölüyorsun ve hep doğuyorsun nefes alıp verdikçe ama yine de ölmekten çok korkuyorsun, sonra dünyanın başına dert oluyorsun bu korkudan. Yetmiş küsur yaşında eşekler köyünü boylaması an meselesi bir adamın trilyonlarca parası olduğu halde tek derdinin para ve güç olması nasıl bir saçmalıktır? İşte diyorum, bu zamanda, rasyonalite diye tutturanlar kendilerini akıl dışılığın en ucunda buluyorlar. Gizemden kaçayım, demistifiye edeyim diye kırk takla atıp en fena irrasyonel çıkmazlarda buluyorlar kendilerini. Kaçtıkları yere mutlaka varıyorlar. Çünkü dünya bir tahterevalli kardeşim, uçlarından basarsan, en yukarının aynı zamanda en aşağı olduğunu gösterir sana. Buna tarihi ironisi mi diyorlardı, ne.

kurmaca · masal · Uncategorized · Zeitgeist · şimdiki zaman

Bunamak

Richard Wilson (1760); The White Monk; (c) Royal Academy of Arts / Photographer credit: Prudence Cuming Associates Limited

Vuslat olmadı ki, hasret olsun?

Bizim kaybolmuşluğumuz kendisine tamamıyla yabancı bir kente ayak basan, arada haritasını kaybetmiş, geldiği ülkenin dilini bilmeyen yabancı bir turistin perişanlığına hiç benzemiyor. Biz, daha çok o kentte nereye gideceğine dair en ufak bir kanısı ve sezgisi olmayan şaşkın bir Alzheimer’lıya, bir bunağa benziyoruz. Elimize biri harita ya da pusula tutuştursa bile, anlamsız gözlerle bakacağız ona. Bir yandan da harita özlemindeymişiz gibi boşluk bilmez boğucu kurgulara maruz bırakacağız kendimizi. Fakat elimize harita tutuşturmaya kalkışacak kendini bilmez meczuba alaycı gözlerle bakacağız yine de. Her gün seyreylediğimiz kurgusal karakterlerin yanına bile yaklaşamaz o budala. Etrafı örümcek ağlarıyla kaplanmış bu çok katmanlı mağaranın dışından içine vize verilebilir mi? Bu kadar duvardan içeri sızan ışık olur mu hiç?

Başımıza aslen bir olay gelmiyor olsa da, dürtüklenip mutlu olmaya ya da azgınca bir öfkeye kapılmaya hazır gibiyiz. Muhatabın aslen bir önemi de yok. Bir olay tanımı gereği zaman ve mekanda vukuu bulur, biz onu da kaybettik. Anlamlandırmaya takatimizin kalmadığı, birbiriyle ilişkisi müphem bu film kareleri silsilesinde savrulup duran, duygu karmaşasına gömülü şuurdan yoksun bunaklarız. Bir gün methiyeler dizdiğimiz ilahlara, ertesi gün yüzümüzü ekşitip küfürler savurmamız bundan. Öyle hissediyoruzdur çünkü.

Aynalar en korkunç eşyalardır. Yasaklanmıştır bu diyarda. Aynaların yerini ekranlar almıştır, bizim yerimize gülen, ağlayan, aşık olan, cinayet işleyen, zulmeden, direnenler almıştır. Topluca yargılar, topluca kucak açarız ilahlara da, yeri geldiğinde topluca idam edeceğimiz gibi. Neden? Çünkü öyle hissetmişizdir. Olur da biri paramparça hâlimizi yüzümüze yansısa, aynaların üzerinde tepinecek ve mevzuyu unutacağızdır. Ekranlarda ayna güzellemeleri yaparak, hatırlamaya çalışa çalışa unutacağızdır hem de. Hafıza kaydedelim diye diye bunadık. Hafızayı suretsiz resimlere nakşettik biz. Ağzımızdan zorlama sırıtışlar eşliğinde buz gibi çıkan hesaplı kibar sözcükler, gelebilecek olası tekinsiz karşılıklara alınmış önlemlerdir. 

İçimizden biri, kendini önemli sayan ama sıradan, hemen hepimiz gibi artık hiç rüya göremeyen, yorgun ve yılgın bir adam, mevsimlerin şaştığı ince yağmur ertesi ayaz bir öğle vakti, bunaklar diyarında hedefsiz yalpalayarak yürüyor, rastgele ne idüğü belirsiz şarkılar mırıldanıyordu kendi kendine sokaklarda. Rüyaları gibi hayalleri de bir türlü kristalize olamıyordu adamın. Bir çiğ damlası gibi düşüyorlardı toprağa ve düşer düşmez, anında buharlaşıyorlardı, döllenmeye fırsat bulamadan kürtaja uğruyor gibiydiler.

Zavallı sümüklü böcekler yağmurun çiselemesine aldanmış, hepsi birden başlarını çıkarmışlardı topraktan. Yaşlı beyazlara bürünmüş bir ak sakallı çıktı önüne ve salyangoz cesetlerini işaret etti kahramanımıza. Oraya buraya koşturan kalabalık, büyük felaketlerin kahinleri olmuş salyangozları eziyor, çatır çutur sesler çıkıyorlardı kabuklardan. Hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu kalabalık. Çoktan kanıksamışlardı bunu da.

“Boş ver salyangozları”, dedi adam. “Yalan da olsa yürüyoruz işte. Bir yolumuz olmasa da…”

“Takip edersen beni, bir yol vereceğim sana.”

Ağzını açmaksızın, dudaklarını kıpırdatmaksızın, bir ses çıkarmaksızın aktardı bu vaadi ona ihtiyar. Nice sözler vardır, uzun mesafeler boyunca sessizce dolaşırlar aramızda. Fark edenimiz çok az olur ama virüsler gibi döne dolaşa işgal ederler ruhumuzu.

Ak libaslı, ak sakallarından yüzü gözü kapanmış bu ihtiyarı gözleri bir yerlerden ısırıyor gibiydi. Yakınmaktan alıkoyamadı kendini. Dert yanmaya başladı ona.

“Rüyalarımı kaybettim ihtiyar. Ne çok şey beklediğim gibi – kavuşmak bile, ayrılık bile, yalnızlık bile… Zalim fütursuzca sergiliyor zulmünü, yalancı yüzü kızarmaksızın söylüyor yalanını, kalabalık kurban kılığında bir çakal sürüsü gibi abanıyor kurbanına – nerede eşek şakaları, çat kapılar, davetsiz misafirler, muğlak sorular, mızıklar, nerede karşılıksız sorgusuz sualsiz teslimiyetler – ihanet bile kurnazca hesaplanmış bir formülün parçası burada! Hiç teklemiyor işinde gücünde olan, yaşama gönül rahatlığıyla dönerken sırtını, bir kez olsun aksatmıyor görevini. Nerede ağzım açık, beni hayrete düşüren rengarenk rüyalarım? Yol demek ağırlık demek. Onu yüklenebilir miyim, bilmiyorum, ihtiyar. Kaybettiğim rüyalarımı isterim senden.”

Derin bir yerlerden aynı lakırdıyı duyar oldu.

“Bir yol vereceğim sana. Evime gel.”

Yaşlı adamın uyarısını dikkate aldı kahramanımız, salyangozlara basmamaya o da özen gösterdi birlikte yürürlerken. Ya bu serseri, onu soymak isteyen, balık hafızasından faydalanmak isteyen adi bir suçluysa? Bu korkusu ortaya çıkar çıkmaz, derhal tuzla buz oldu, unuttu gitti onu da. Fırtına çıkmıştı, üşüyordu, titremeye başlamıştı ve bir türlü bu ak libaslı garip herifin evine varamamışlardı. Sıcak mıydı acaba kulübesi?

Yol boyunca kalabalıklar giderek azaldı. Engin bir denizin kıyısına vardıklarında, iyice tenhaydı artık ortalık, başbaşaydılar.

“Benim evim burası. Bundan sonra ayrılacak yollarımız. Sözümü yerime getirmiş oldum işte.”

Elini yüzüne değdirince kavradı kırışıklıklarını kahramanımız. Gözünden süzülen damlalardan birini tek tük düşen yağmur damlalarından sakınır gibi parmağına alıp dudağına dokundurdu, tuzumsu tadına baktı. Durduramıyordu kendini artık. Dökülen her bir göz yaşına karşılık, puslu hatıralar birer birer canlanmaya başladılar.

“Ya rüyalarım, kaybettiğim rüyalarımı geri verecektin bana” diye bağırdı arkasından denizin ötesine doğru yönelen ak libaslının. Durdu, bir anlığına ve son kez başını ona döndü ihtiyar, gülümsedi. İhtiyarın gülümseyen sureti tedricen, alnından başlayıp boynuna doğru, unuttuğu o yârin ışıltılı yüzüne dönüştü.

Pencereden süzülen ışıktan kamaşınca gözleri, uyandı uykusundan kahramanımız.

eleştiri · Nizetzsche · orta sınıf · şimdiki zaman

Kafalardaki maskeler

Tarihte ilk resmi sigara karşıtı kampanya Alman Nazi hükümetine kısmet oldu diye biliyorum. Bizatihi Hitler yeminli bir sigara karşıtıydı, etrafındaki bağımlı arkadaşlarına sigarayı bıraktırmaya uğraşırdı. Bunun yanında hayvanseverliğiyle de bilinirdi, son yıllarında bir vejetaryen olmuştur. Gün içinde düzenli sağlık amaçlı yürüyüşler yapmayı severdi. Ayrıca ırksal temizliğinin haricinde, beden temizliğindeki obsesyonuyla da bilinen Führer’in başka bir ilginç yanı da gün içinde dört defa duş alma alışkanlığıdır.

Şaşırtıcı değil. Geçen senelerde Nazi hükümetinin sigara karşıtlığı kampanyasını anlattığım orta sınıf hassasiyetleri kuvvetli bir grupta tepki çektim. Açık havada dağda bayırda yapacağımız bir etkinlikte “sigara içme” yasağı getirmeye çalışanlar üzerine çıkan bir tartışmada oldu bu. Nasıl olur da birileri onları pasif “zehirlemeye” kalkışmaya cüret ederdi? Aynı tipolojiye sorsanız, komşusu zırnık gürültü yapamaz, aşk’ı yüceltmeye kalkışır da, sigara içen kirli bir tipe asla “aşık” olamaz, küfürlerde semantik – etimolojik analiz yapmaya kalkışıp, sadece tende ve bedende değil sözcüklerimizde ve tarihte bile hijyen arar. Farkında olarak ya da olmayarak, kontrol toplumunun gönüllü polisine dönüşmüştür bu güruh. Führer postmodern dünyamızda reenkarne olsa, eminim onlarla gurur duyacaktı.

Aynı tipoloji, şiddet’in her türlüsüne karşı olduğu iddiasındadır. Sanki fiziksiz biyolojisiz, sürtünmesiz, hareketsiz, kimliksiz, cinsiyetsiz, kirsiz passız, pür simüle bir ortam obsesyonu içerisindeymiş gibi konuşur, ona göre hareket eder. Uzay – zamanda varolmakta olanı olduğuyla kabul edemez bir türlü. Sürekli kontrol, sürekli çeki düzen verme hastalığından mustariptir. Örneğin futbolda bile “adaletsizliğe” izin verilmez bu simüle toplumda, kameralarla yeniden ve yeniden zamanı geriye alarak, tartışmalı pozisyonların izlenmesini ve öyle karar verilmesini gururla emreder. Bir Maradona’ya, Tanrı’nın eline, yani “ilahi”, zorunsuz edime, bir mucizeye izin verilmez orada.

Özgürlüğü de tanımlamış olduğu bu temiz kişisel alana hapseder. Lince ve lanetlemeye bir hayli yatkın, “akıldan bihaber” ama kendini pek akıllı sayan acayip orta sınıf obsesif mentalitenin hegenomik meşruiyetinin tavan yapması ile, sıradan bir viral epideminin toplumun bireyleri üzerindeki etkilerinin neler olabileceğine şahit olundu bu ülke özelinde de. Binde bir oranında bile olsa ölebiliyor olabilmelerini bir türlü kabullenemediler. Cuma günü işten çıkan, muhtemelen buzdolabı boş bir işçinin ani sokağa çıkma yasağıyla marketlere üşüşmesini, Kola almasıyla bile çok bilmiş malumatfuruş bir akılsızlıkla alay edebilecek zavallıklara düştüler.

Malangatana Ngwenya, Mozambik, 1967 (Londra, Tate Modern, 2019)

Daha da korkunç olan, bir hastanın yalnız bırakılması, bir cenazenin bile yapılamaz hâle getirilmesiydi, bedenin yalnız başına teknik önlemlerle betonlanarak gömülmesinin meşruiyet kazanmasıydı. Veba ve benzeri çok daha ciddi bulaşıcı hastalıklardan, kıtlıklardan, toplu kıyımlar gibi çok çeşitli belalardan geçmiş insanlığı akla getirince, en katı dindar topluluklarda dahi, yüzlerce yıl aktif kalagelmiş ibadethanelerin alkışlar eşliğinde kapanması, aslında çoktan bambaşka bir çağa sürüklendiğimizin en tipik işareti oldu.

Toplumun bir toplum olabilmesinin en temel özelliği “ritüellerimiz” değil miydi? Orta sınıf tipolojisinin küçümsediği sembolik ortak kodlarımız değil miydi bizi “insan” kılan, öteki ile ilişkilenmemizi ve iletişmemizi sağlayan?  

Mesele prima facie göründüğü gibi sigara bağımlılığı ve akciğer kanseri meselesi değil. Temel insan korkularını aşan bir yere sürüklendik. Bir yığınsal canavara dönüşen, kendini haklı ve ötekini küçük gören bu akılsız sürü ahlâkında, bahsettiğimiz bu Aryanik güvenlik saplantılı korkak mentalitede, özel alan ve hijyen saplantısında, aslında bildiğimiz anlamda yaşamaya hiçbir yer yok. Kendi elleriyle kendileriyle birlikte hepimizi nefessiz bırakıyorlar. Ölmemek adına elinden geleni ardına koymayacak ama aynı zamanda otantik anlamda bir yaşama da olanak vermeyecek bir simülasyonu, küresel pazar ekonomisinin ve güçlerinin muazzam desteğini alarak Platon’un ünlü mağarasına çok katmanlı duvarları ördüler. Gölgelerin gölgelerinin gölgelerine maruz kalan seyircilere dönüverdik. Fakat yaşam, çıplak hayatta kalmaktan çok ötede organik, riske, devinime, mucizevi zuhura yani yeniye açık olduğunda kendini otantik olarak örgütleme şansına sahip olabilir, bu tımarhaneden çıkılabilir.

Maskeler ne de çok yakışıyor şimdilerde Nietzsche’nin poetik başyapıtında tasvir ettiği Son İnsanlar’ına:

“Son insan en uzun süre yaşayandır. Biz mutluluğu bulduk der – son insanlar
.…
Hasta olmaya ve güvensizlik duymaya günahkârlık gözüyle bakar son insanlar: temkinli olurlar. Hâlâ taşlara ya da insanlara takılıp tökezleyen, budaladır!

Çalışırlar hâlâ, çünkü çalışmak bir eğlencedir. Ama eğlenceden bitkin düşmemek için de önlem alırlar.

Herkes aynı şeyi ister, herkes aynıdır: başka türlü hisseden kendi ayağıyla gider tımarhaneye.

Kurnazdırlar ve bilirler tüm olup biteni: bu yüzden sonu gelmez alaycı sözlerin. Hâlâ dalaşırlar birbirleriyle, ama uzlaşırlar çok geçmeden de – yoksa mahvolur mide. Gündüzün yaşanan küçük keyifler de var, geceleyin yaşananlar da: ama özen gösterirler sağlığa.”

eleştiri · iç döküş · yazı

Neden yazıyorum

Writing Drawing - New Yorker May 2nd, 1977 by Charles Barsotti
New Yorker (1977)

George Orwell aynı başlıklı (Why I Write) kısa denemesinde yazmayı sağlayan dört itkiden söz ediyordu: katıksız egoizm, estetik coşku, tarihsel itki ve politik amaç. Bu sayılan dört temel itkiyi farklı oranlarda bir yazarda bulunan bileşenler olarak okuyabiliriz.

Yakın zamanlarda arkadaşlarımla bu soruya dair laf ediyorduk. Hakikaten neden yazmalı ya da daha da önemlisi yazmalı mı, yazmaya bir lüzum var mı? Bir arkadaşım “yazmadığında yaşayabiliyorsan zaten yazma”ya getirdi sözü. Diğeri ise, “gelecekteki dostlar için yazmak gerekir” dedi.

İlkinin söylediği gibi yazının öyle yaşamsal önemde olduğundan pek emin değilim. Tersine, kendi adıma yaşamı yazının önüne almayı tercih ettiğimden, yazı yaşamı engelliyorsa, yazmayı o noktada kesmek gerektiğini düşünenlerdenim. Yazmaya gereğinden fazla kutsiyet atfının kaynağının da Orwell’in “katıksız egoizm” dediği dürtünün etkisinde kalmış yazarların bir tür bilinçli ya da bilinçsiz propagandası olduğunu sanıyorum. Bunlar bir de ölümsüzlük gibi beyhude ve trajikomik denebilecek nitelikte budalaca amaçlar edindiklerini de söylerler etraflarına. Yazma motivasyonları ağırlıkla bu dürtünün egemenliğinde olduğundan, zorunlu olarak yazmak edimini yaşamsal bir fonksiyona bağlamış olmalılar. Dikkat ederseniz, bu gerçekten keskin bir cümledir. Yaşam, yazmak dahil olmak üzere tüm kurgusal edimlerin ya da daha genel olarak lafların ve hatta hikâyelerin dışında bir yerde durur. Yazmak zorunda olarak yaşayan birinin yakın arkadaşı dahi olmak zor olmalı. Böyle birinin kuvvetli patolojik narsisistik eğilimleri olacağından, burnundan kıl aldırmayan, çevresine bazen aşırıya kaçmış bir nezaket bazense tersine bir kabalık olarak eziyet eden bir zavallı olması kuvvetle muhtemeldir. İşin kötüsü, çağımız birey ve grup narsisizmini zaten fişeklediğinden, bu yazarımız artık kendi narsisizmleri okşanmaksızın koşulsuz övecek bir okur kitlesinden de mahrum kalmaktadır. Sosyal medya çağında iyice zirveleşen birbirlerini “layklayıp” duran yazarlar ve okurların durumu, narsisist grandoise yazarın haşmetli nişanını söküp almakta, bu yazarlar (ama okumazları)  birbirlerini eşgüdümlü olarak esasen içerikten gayrı olarak övüp duran bir tuhaf güruha indirgemektedir.

İkinci arkadaşımın “gelecekteki dostlara yazmak” vurgusunun ise daha çok Orwell’in tespit ettiği tarihselci itki kategorisine yakın olduğu görülüyor:  “Şeyleri oldukları gibi görme, gerçekleri bulma ve gelecek nesillerin kullanımı için saklama arzusu.” Bu itkininse ilkinin aksine çağımız kurmaca yazarlarında daha nadir görüldüğünü düşünüyorum. Ötekini önemseyen bir duruşu vurguluyor zira. Söz konusu itkinin, onun gibi ötekini önemseyen politik itkiden ayrı düşen yönü ise bugüne güvenmeyen bir tür melankoliyi barındırması. Melankolik ama aynı zamanda umutlu, zira kendini en azından geleceğe aktarabileceği duygu – fikirleri kavrayabilecek hayali okur dostlarına havale ediyor. Genellikle kötümserlik zamanlarında belirir böylesi bir hâl-i pürmelâl. Örneğin Sovyet devrimi hayal kırıklığını yansıtan Biz isimli distopik romanını kaleme alan Yevgeni Zemyatin ya da Nazizmin katlettiği günlüklerinden tanıdığımız Hollandalı Yahudi kız çocuğu Anne Frank gibileri anımsatıyor yazarın bu türden motivasyonu.

Bilhassa dünya savaşı sonrası kuzey batı Avrupa ülkelerinde, Almanca ve ailesi dillerde yazılmış eserlerde görülen “kimseye, çağa ve hatta uzaktaki bir medeniyete dahi güvenmeyen” denebilecek keskin bir yabancılaşmayı içinde barındıran yazarın motivasyonunu nereye koyabiliriz? Bu tür eserlerde biçimde özgünlük göze çarpar genelde, mesela bunların şahikası ve hatta öncüsü sayılabilecek Kafka’nın romanlarında olduğu gibi. Her ne kadar Kafka’nın “Umut var elbette, ama bizim için değil” deyişi belirsiz bir zamana yönelik çok cılız bir umudu işaret ediyor görünse de, aslında eserlerinde bir umut aramak ya da karakterlerin herhangi biriyle özdeşleşmek beyhude desek, yeridir. Kafkaesk olarak kabaca tasvir edeceğimiz bu tür yazında, egoistik ve estetik kaygıların da öyle çok önplanda olmadığını düşünüyorum. Estetik coşkuda hiç de eksik olmayan yazar çığlığı dahil yok mesela bu metinlerde. Metindeki olası çığlıktan ötürü yazarda olduğu kadar yazarla bu sayede özdeşleşen okurda bir rahatlama doğacaktır zira.

Bu postmodern çağa ve kuzey-batılı yazarlara daha özgü motivasyonu karşılamak için Orwell’in listesine, “rahatsız edicilik”i eklerdim, herhalde. Peki yazar neden okurunu rahatsız etmek gibi saplantıyı barındırmaktadır? Yabancılaşmayı okurun yüzüne vurup, Brechtian tarzda kuvvetli bir politik kaygıyı bile taşıdığı söylenemez bence. Burada yazar, belki de yapacak başkaca da bir şey bulamamaktadır. Ancak ilk arkadaşımın dediği gibi, “yazmadan yaşayamaz” diyemeyiz onun için yine de, yazar zaten yaşayamamaktadır ve belki sadistçe bir itkiyle okurun da yaşamaz olduğuna, gırtlağına kadar battığı bir kanalizasyon çukurunun içinde nefessiz kaldığına onu ikna etmek istemektedir.

Orwell’den aşırdığım bu postun başlığının biraz olsun hakkını vermek için, şimdi benim için en zor olana, kendi temel motivasyonuma geleyim.

Çocukluğumdan beri yazmaya meylim oldu, ilk yayınım on dört yaşında lise dergisinde düşünce özgürlüğünün sınırları üzerineydi. Ancak yazının asıl büyüsünün ifade etmekten ayrı bir niteliği olduğunu çok sonra anladım. Yazı yolu ile düşünceyi ifade etmek ve açıklamak girişimi, örneğin teknik yazılarda, gazete sütunlarında, bilimsel makalelerde sıkça yapılır. İfade etmek yolu ile yapıldığı üzere dünyayı tasvir etmek haricinde yazıyı bir de dünyaya bir yanıt verme girişimi olarak düşünebiliriz. Bu noktada yazının nesneyi (bu nesne sizin duygusal dünyanız da olabilir, ağaçlar kuşlar böcekler de) betimleme girişiminin ötesinde, bizzat kendisini bir nesne hâline getirebilmesinden bahsetmek istiyorum. Böylesi bir nesneyi inşa etmeye koyulduğunuzda, egonuz ister istemez devre dışına çıkmaya başlayacak, içinizde barındırdığımız tinsel çokluğa yer vermek zorunda kalacaksınız. Çokluk olarak adlandırdığım bu ötekilerin kaynağına ise ister bilinçdışı süreçler deyin, ister Tanrı ya da tanrılar…

Bu olduğunda, yazar alışkanlık hâline getirdiği kendi gündelik düşünme biçimine meydan okuyan, kendi içinde ama yine de kendine yabancılaştırmış olduğu, zihninin pek fazla girilmemiş örümcek ağlarıyla kaplı izbe odalarda barınan; egoistik merkezinin kaidelerine, prensiplerine, alışkanlıklarına muhalefet eden seslere yer vermek durumunda kalacaktır. Böylesi bir yazı tamama erdiğindeyse, yazarının alacağı keyif şaşırmakla koşut gider. Çünkü şöyle bir soluklanıp, yazdığı metne göz attığında kendisinden böyle bir ses çıktığına inanamayacaktır. Sanki yazarının kendi kontrolünden çıkmış yazı, direksiyonu kendi eline alıp kendi kendini yazmaya başlamış; yazarının tüm planlarını, varsayımlarını, gündelik hayatta varsaydığı zamansal – mekânsal koşullanmaları altüst etmiş gibidir, öyle ki bu sürecin sonunda sanki kendinden olmayan bir çocuk, bir hilkat garibesi doğurmuştur yazar. Böylece en başta yazanı olmak üzere bir dönüşüm potansiyeli taşıyan bir eser ortaya çıkar. Yazının büyüsü tam olarak bence bu olmalı. Bu büyü de yazarı içten içe gıdıklayan ve yaptığı edime neredeyse gizemli bir güç katan en temel itkilerden biri olmalı, kanımca.

Böylesi bir itkinin sonucu çıkan eserin, yazanın üzerinde olduğu kadar okuyucularda da terapötik (sağaltıcı) bir etkisi olabileceğini öngörmek zor değil. Yazı böylesi bir etik düzlemde yazarın ve onunla birlikte okurun temel fantezisini onaylamayacaktır. Aksine sınırlarını zorlayacak, temel fanteziyi bozacak, ancak bozarken de “alçalma” gibi bir poetik romantik izleğin peşine takılmayacaktır. (Rene Girard’ın romantik yalan diskuru geliyor tabii akla burada.)  Yükselmeler kadar alçalmalara da yol açacak estetik coşku abartısının en tehlikeli tarafı, yazarı ve yazıyı ötekilerden ayıracak narsisistik bir zemine kaydırma ihtimali olmalı. Yazar kendisine ironik bir mesafe koyamazsa, tinsel çoklukla karşılaşma şansını elden kaçırır, onunla kendini ve metnini devindiremez. Ötekinin (sistemin, kadınların, erkeklerin, ebeveynin, patronun, dünyanın, kaderin vs.) eleştirisi son kertede kendisinin de eleştirisi anlamına gelemiyorsa, birliğin ve gayrılığın özdeşliğinin ayrımında değilse eğer, yazı hakikate sırtını dönmüş çok bilmiş, sevimsiz bir çıktıya döner.

Öyleyse tanrıları güldürebilmek, başlı başına iyi bir yazma motivasyonu olmalı.

Eksik · kişisel · zihin

Aynadan yansıyan

 

pawn pieces on the chessboard, the reflection in the mirror king

 

Rüyalar, pek tabii, mahremdir. Öyle herkese her ortamda söylenmezler. Terapiste, papaza ya da rakı sofrasında bir dostuna… Bilirsiniz, daha anlatmaya başlamazdan önce “hayrolsun” derler, rüyasını anlatmak isteyene bizim kültürümüzde. Anlatılacak rüyanın bu dünyada bir anlamı olduğuna, daha çok da başa gelecek bir olaya dair olduğu varsayımına daha en baştan işaret eder bu cümle.

Şimdi bu rüyama bu mecrada değinme sebebim, az önce rastladığım bir alıntı… Oldukça basit bir yapısı olan rüyayı hatırlamamı tetikledi zira. Çok aklıma girmiş ama aslen yazmadığım hâlde akılda kalan nadir rüyalardan biri bu.

Basitçe şöyle: Karşımda bir ayna var. Ama kendimi gözümde gözlükle ve flu görüyorum aynada. Bulanıklığa şaşırıyorum, miyopluğuma karşın iyice yaklaşarak bakınca aynaya, onda yansıyan imgemde gözlük olduğunu görüyorum. Fakat elimi gözüme getirdiğimde gerçekte gözümde gözlüğün olmadığını anlıyorum! Çok şaşırıyorum buna ve hemen bir yerlerde bulup gözlüğümü takıyorum ve aynaya yeniden bakıyorum merakla… Aynadaki imgem tıpkı ben yine ama bir farkla, ki bu kez yansıyan imgede bir gözlük yok. Buna iyice şaşırıyorum.

Rüyadaki bu yapının şaşırtıcı paradoksallığı onda geçen bu “sahneyi” hiç unutamama neden oldu. Paradoksal olan şu. Ayna, öyle sanıyorum ki, tabiri caizse bir kozmik hakikat yansıtıcısı rüyada. Gözlük dolayımı olmadan karşımda yansıyan “görebilen” bir imge ben var. Gözlüksüzlükten kaynaklı bulanıklık – bir nevi eksiklik’i simgeliyor –   yansımamda beliren hakikatimde yok. Ben gözlüğü giyer giymez ise, imgemdeki “görebilen” kayboluyor. Fiziksel dünyada gözlük taktığımda çok iyi gördüğümü sanıyorken aslında hakikatte kendimi bir tür körlüğe mahkum ettiğimi anlatıyor ayna bana. Ez cümle: Görmeye çalıştıkça körleşiyorum. Paradoksal olan bu.

Daha fazla yorum yapmayacağım. “İnsan kendi rüyasının kendisine aktardığı mesajı ne kadar iyi yorumlayabilir?” diye sorabilirsiniz haklı olarak. Doğru. Ancak aradan beş yıldan fazla zaman geçtiğinden, zihnimde demlenmiş sayılabilecek bir yorumlamamaya denk düşüyor olmalı bu dediklerim.

Söz konusu rüyasal anekdotu hatırlatan az önce tesadüfen karşıma çıkan alıntıya gelince… Bir ortaçağ Alman mistiği ve filozofu, Meister Eckhart (1260 – 1327) söylemiş yıllar evvel: “Tanrıyı gördüğüm göz, Tanrının beni gördüğü gözle aynıdır.”

duyumsayıklamalar · ironi

En ağır ağırlık

Göğe yükselen çok uzun sarmal bir merdiveni durmaksızın çıkmakta olduğunu hayal ediyorsun. Giderek dikleşiyor ve basamakları gitgide daralıyor. Sona vardığında bir uçurum çıkacak karşına. Oraya varınca, bir kereliğine arkaya dönüp kafanı uzatıp en başından beri yürümüş olan kendini izleyeceksin. Her basamak çıkışında muhkem sanarak tutunup bıkmaksızın yanıldığın sevinçli veya hüzünlü her bir şeyin bir bir yitip gittiklerini izletecekler sana – ve imtihanın final sorusuna gelecek sıra: Değdi mi bunca şeye? Elveda diye bağıracak olsan, en aşağılara kadar yankılanacak sesini yalnız şimdiki sen duyacaksın. Bebekliğinden kocamışlığına dek tedricen her bir basamakta dikilmiş durmuş türlü türlü sen’ler sağır kesilecekler. Uçurumdan düşeceğin korkusu boşunaymış, anlayacaksın. Zira bir izbandut gardiyan aniden çıkıp da arkandan kuvvetlice itekleyerek en aşağıdaki basamağa fırlatacak seni. Bayılacaksın ve her şeyi unutmuş olacaksın. Hiçbir şey olmamışçasına yeniden tırmanmaya kalkışacaksın merdivenleri… Her seferinde içine bilinçsiz hâlde ekilmiş bir şeyler değişecek umudu yeni yeni canlar bahşedecek sana, ve kalbin o itkinin yüzü suyu hürmetine atacak, atıp atıp duracak.

E36ADE52-931C-442E-85FD-B48868E4F332-92038-0000072557F0A99C

duyumsayıklamalar · ironi

Anlaşılmak

Aynı sözcükleri ve hatta kavramları kullananlar sıklıkla çok farklı şeyler anlarlar. Bundan bazılarımızı devrim ertesi “eski” yoldaşları kurşuna dizerler. Trajedi, burada dil’in – zorunlu olarak – tekleştirici kıskacından kaynaklanır. Sözcükler en az bayraklar kadar yanıltıcıdır. Aynı imgelerden bireyler, aşıklar, sınıflar, halklar türlü hayaller kurarlar. Ve gün gelir, hayaller çatışır. Hayaller, bir zorbanın elindeyse paslı ve kanlı bir kılıca dönüşüverir. İdam mahkumunda gözlemlenen o son gülümseme, neşeden değil de bu yanlış anlamadan kaynaklı, anlam verememekten beliren trajik şaşkınlıktır.

Nikolai Bukharin and stalin.jpg
Stalin ve Buharin