duyumsayıklamalar · ironi

En ağır ağırlık

Göğe yükselen çok uzun sarmal bir merdiveni durmaksızın çıkmakta olduğunu hayal ediyorsun. Giderek dikleşiyor ve basamakları gitgide daralıyor. Sona vardığında bir uçurum çıkacak karşına. Oraya varınca, bir kereliğine arkaya dönüp kafanı uzatıp en başından beri yürümüş olan kendini izleyeceksin. Her basamak çıkışında muhkem sanarak tutunup bıkmaksızın yanıldığın sevinçli veya hüzünlü her bir şeyin bir bir yitip gittiklerini izletecekler sana – ve imtihanın final sorusuna gelecek sıra: Değdi mi bunca şeye? Elveda diye bağıracak olsan, en aşağılara kadar yankılanacak sesini yalnız şimdiki sen duyacaksın. Bebekliğinden kocamışlığına dek tedricen her bir basamakta dikilmiş durmuş türlü türlü sen’ler sağır kesilecekler. Uçurumdan düşeceğin korkusu boşunaymış, anlayacaksın. Zira bir izbandut gardiyan aniden çıkıp da arkandan kuvvetlice itekleyerek en aşağıdaki basamağa fırlatacak seni. Bayılacaksın ve her şeyi unutmuş olacaksın. Hiçbir şey olmamışçasına yeniden tırmanmaya kalkışacaksın merdivenleri… Her seferinde içine bilinçsiz hâlde ekilmiş bir şeyler değişecek umudu yeni yeni canlar bahşedecek sana, ve kalbin o itkinin yüzü suyu hürmetine atacak, atıp atıp duracak.

E36ADE52-931C-442E-85FD-B48868E4F332-92038-0000072557F0A99C

duyumsayıklamalar · ironi

Anlaşılmak

Aynı sözcükleri ve hatta kavramları kullananlar sıklıkla çok farklı şeyler anlarlar. Bundan bazılarımızı devrim ertesi “eski” yoldaşları kurşuna dizerler. Trajedi, burada dil’in – zorunlu olarak – tekleştirici kıskacından kaynaklanır. Sözcükler en az bayraklar kadar yanıltıcıdır. Aynı imgelerden bireyler, aşıklar, sınıflar, halklar türlü hayaller kurarlar. Ve gün gelir, hayaller çatışır. Hayaller, bir zorbanın elindeyse paslı ve kanlı bir kılıca dönüşüverir. İdam mahkumunda gözlemlenen o son gülümseme, neşeden değil de bu yanlış anlamadan kaynaklı, anlam verememekten beliren trajik şaşkınlıktır.

Nikolai Bukharin and stalin.jpg
Stalin ve Buharin

 

duyumsayıklamalar · satir · şimdiki zaman

Olağanüstü hâllerimiz

Eğer bir Türk Gregor Samsa, sabah uyandığında dev bir Wuhan virüsüne dönüşmüş olsaydı, halkımız vatansever hislerle birleşmekte gecikmez, onu kolonya yağmuruna tutarlardı. Gerçekten de artık gittiğimiz restoranlardan mobilyacılara kadar herkes limon kolonyasını size sorma gereği dahi duymadan sıkmaya başlıyorlar. Bu cömert ikrama itiraz etme hakkınız yokmuş gibi.

Daha bir önceki dükkanda kolonya sıkılmıştım bahanesini öne sürüp de elinizi hızla çekmeye muvaffak olursanız, az önce misafirperver duygularla sizi karşılayan dükkan sahibinin kötü bakışlarına maruz kalacaksınız. Bu kadar adamın ölümüne şimdiden sebebiyet vermişsinizcesine suçlu ilan edecekler sizi.

Arabanız olduğu hâlde toplu taşımaya adım atmaya cüret mi ettiniz, siz bir cahilsiniz. Bu cehalet suçlamasına aşağıdan yukarıya tüm sınıflar devletler nezdinde katılacak ve ellerinde gelse sizin kör cehaletinizi öldürmek üzere kolonyaları birleştirecek ve sizi cehaletinizde boğacaklardır. Bu virüsle ilgili şaka yapmaya mı kalktınız. Aman allahım, bir sürü insan teker teker ölüyor. Ne kalpsizsiniz siz. Ne vicdansız. İnanmasanız da dualarınızı her gün ölmekte olan fakat hiç tanımadığınız insanlara gönderme pozu kesmeniz kâh sokakta (sokak kaldı mı ki?), kâh sosyal medyanın cıvımış çamurunda pozitif enerjili emojilerle desteklenecektir.

Anlamalısınız ki. Bu balık hafızalı güruh sosyal medyada ilk sıralarda gördüğü tüm ölümlere ortak olmanızı şart koşmaktadır. Yüzünüzü buruşturmanız ilk şarttır. Ruh hâlinizi bu yüz buruşturmasına sarmanız her şeyi kolaylaştıracaktır.

Evlere tıkadılar sanıyorsunuz mu bizi. Hayır, ev, bir dışarısı ile birlikte var olduğunda kendi anlamını bulur. Ev ve kamusal alan gibi. Ev ve öteki evler gibi. Ev ve mahalle kahvesi – birahanesi gibi. Ev ve agora gibi. Fakat, dışarısı sürekli olağanüstü hâller hâlinde ilk akla gelerek türlü makarna ve bilumum bakliyat için üşüşülen bir süper market olamaz. Keza tüm hayvani ihtiyaçların online alışverişe bağlandığını bir kereliğine varsaysak, dışarısının fiziki olarak da günbegün imha olmakta olduğu idrak edilecektir. Demek ki evimizin içini de dışarısıyla birlikte aslen kaybettik. Biz içinden çıkılması imkân dışı olan bir kafese gönüllü hapsolmuş mahlûkatlarızdır artık. Sürekli güncellenen makul komutlar dahilinde hayatta kalmaya çalışan mahlûkatlar…

Bu durumu Starbucks tipi ders çalışmak, kitap okumak, yazılar çizdirmek için “yalnız” gidilebilen self-service kafelerden de anlayabiliriz. Orada bir garsonun masamıza uğramasına, bizimle göz göze gelmesine tahammülümüz yoktur. Kahveyi elimize aldığımız andan itibaren kısa süreliğine de olsa evimizde hissetmek isteriz. Oturduğumuz masada bir kitaba, cep telefonuna yahut bilgisayara bakakalarak var ettiğimiz yalnızlığımız hiç kimse tarafından gölgelenmeye gelemez. Bir çok diğer yalnız “transparan ev parçalarını” gören sandalyemiz aracılığıyla evde olma duygusu ikame edilir. Arada attığımız kaçamak bakışlar, bir komşuyu safça ve haklı olarak röntgenlemek gibidir. Tuvalete gittiğimizde masada bırakılan bilgisayara sahip çıkmakla yükümlü tuttuğumuz komşulardır yan masalar…

Öyle ki, söz konusu kafelerde kendimizi tıkadığımız güvenli kafesimizin üstümüze sindirip sindirip biriktirdiği o anlaşılmaz lanet angst üzerimizden gider de, kısa süreliğine de olsa bir evde olmaklık duygusu yaşarız. Evsiz Şarkiyatçı bir turistin uzak yoksul bir ülkedeki bir eve uğrayışına benzer bu.

duyumsayıklamalar

Kim?

mde
Agnus Dei, 1635-1640, Francisco de Zurbarán (Rijkmuseum, Amsterdam)

Dünya nötralize olmuş gibi. Her şey sıfırlanmış. Tüm ötekiler eşit bir hizada diziliyorlar bir uçtan bir uca.  Nerede olduğunun, kime bağlandığının ya da kimi  özlediğinin, kimlerle tanışık olduğunun, en yakınının ya da en uzağının, şu an ne ile meşgul olduğunun, döşediğin yalandan kariyerin ve ötekiliğin bir önemi yok. Her şey ve herkes olmak! Ya da hiçbir şey!

Okuduğum tüm metinler bir bir silikleşiyor. Farz ettiğin tüm dogmalar… Girdiğin tüm kılıklar… Diline üşüşen sözcüklerin ve attığın adımların sana ait olmadığını hele şükür idrak etmen…

Tüm bunları kim’e yazıyorum? Kim’in anlayışına sığınıp, ruhumu okşamasını diliyorum içten içe? Birden ayağa kalkıp, şarabımı yudumluyor, şerefine içiyorum tüm yaşananların – bilincimin dışına taşan büyük çoğunluk nail en fazla bu şerefe… Özgürüm biliyorum, ve en zor olan bu!

Hedefe en yaklaştığım an, itiyorum onu! Bir hedefi olmasından hicab ediyor belki bende bir parça. Tanrıların kahkahaları çınlıyor, çınlıyor ve yankısı yayılıyor sonsuzluğa. Bir veba dalgası hepimizin birden üstüne çullanıyor böylece. Ezelden beri biz olan, üryanlığımızdan utanıyoruz. Bir bir dökülüyor sözcükler, boşa gitmekten korkarak, erimekten korkarak, olanca katılığıyla çıkıyorlar.

Başımı öbür yana dönsem, dünya bambaşka bir hâl alacak, biliyorum. Nefret ve sevgi birbirine sarılıyor. Ölesiye seviyorlar birbirlerini ve ölesiye nefret ediyorlar birbirlerinden. Nefret biraz sevgi oluyor, sevgi biraz nefret. Yine karışıyor ortalık. Biz buraya bir kez daha gelmemiş miydik? Kaç kez daha düşecektik? Yaşamamış mıydık sanki tüm bunları? Belli ki, varlık, “olmakta olan” olarak adlandırdığı bir aynada kendini seyreyliyor. Ben bahaneyim, sen bahane ona. Ya da ben ve sen hariç her şey bahane.

Seyreyliyor ama bakışında görmekten eser yok. Sağır o, tad  ve koku körü… Dokunamaz birine. Sadece kendi yarattığı an’ın ihtişamında tutsak, dalıyor hiçten bile az olan bir bilinmeze. Tüm sözcükler yabancı o’na – kendine şaşırıyor ya bu yüzden. Kendi olmaklığın ta kendisine… Varlığının, yanılgıyla pekişip durmasını duyumsamak neşelendiriyor, tek tesellisi. Kim anlayabilir sanki o’nu? Ben’i ya da sen’i? Kim?