eleştiri · iç döküş · ironi

Tanrıların kahkahası üzerine her demet zalim felek

Trajik her şey bir noktada aslında çok komik. Misal bir gün yerlerin ve göklerin yaratıcısı heybetli Tanrı çok sevdiği insanların günahlarının kefaretini ödemek istemiş ve kendinin enkarne ettirip, dona girmiş ve çok sevdiği oğlunu çarmıhta gerdirmiş. Oğlan ise ölmezden hemen önce: “Baba baba beni niye bıraktın?” diye haykırmış. Hakikaten komik. Yüce olarak kabul gören her şey ve pek çok şey gibi. Aşırı derecede ağlanabilen her şeye aşırı derecede gülünebilir. Her şey karşıtıyla birlikte var ve tam olarak komik.

Bir gün lisede şakacı bir arkadaşım minik bir buz parçası atıvermişti gömleğimden içeri. Acayip yanmıştım. Buz yakabiliyormuş diye de çok şaşırmıştım. Çok soğuk olan bir yerde çok sıcak.

Hitler’in ünlü şortlu resmi komik değil mi, en az bıyıkları kadar, intihar etmezden hemen önce metresiyle evlenmesi kadar komik bence. Stalin’in karısı öldükten sonra üzüntüden evinde kalamayıp, evine taşındığı bir arkadaşını yani Buharin’i aşağılayarak öldürmesi bir hayli komik değil mi? Zavallı Buharin’in mahkemede kendini, Lenin’i, işçi sınıfını  ve devrimi filan savunmaya çalıştıkça merkez komite üyelerinin ona sinik sinik gülüp durmaları… Aslında Sovyetler Birliği tarihi doğru okunursa fena komik bir tarih.

Devrim ertesi idam cezasını kaldırıp beyazlara karşı verilen iç savaşta ordudan kaçanları kurşuna dizmeleri de öyle. Yıllar sonra finalde Gorbaçov’un Pizza Hut reklamına çıkması ile bu gülünçlük doruğa çıkıyor doğrusu. Ya ondan yüzlerce yıl önce genç dostuna aman devlete ve iktidara çok yaklaşma yoksa seni yakar diye uzun uzun ahkam kesip tavsiyeler eden Seneca’nın Roma imparatorunun eliyle idam emri verilip, zehirlenmesi nedir allah aşkına?

Başkalarına verdiğimiz büyük derslerden kendimiz çok fena çakıyoruz. Yaşam Seneca’yı haklı çıkardı çıkarmasına da, bunu komik bir şekilde onun kellesi üzerinden yaptı. Tanrıları güldürmek için mi yoksa bunca kepazelik?

Yine lise yıllarında şu olaya ağzım açık tanık olmuştum. İki lise üniformalı kız arkadaş ağladılar da ağladılar, zırlayıp durdular gözleri kızarıncaya kadar sonra da kahkahalarla gülmeye başladılar ve bu bir süre böyle gitti, neden olduğunu hâlen bilmiyorum, sormaya cesaret edemedim tabii. Ağlamaktan kahkahaya geçtikleri o ara yer, eşik noktası… İşte aydınlanma tam o noktada! Buda’nın aha ben Nirvana’ya ulaştım, aştım ben aştım, artık o samsara denen uğursuz döngüden çıktım, bak Buda oldum işte dediği gibi an’a benzer bir an.. Belki ondan sağda solda bu kadar çok gülen Buda heykelleri var, kim bilir? İsa’nın gülen portrelerinin ise nerdeyse hiç olmaması Katolik ve Ortodoks kiliselerinin ahmaklığına delalettir.

Kafka kitaplarını yazarken geceleri kendini tutamayıp gülme krizlerine girermiş. Sabah kalkınca böceğe dönmek komik değil mi gerçekten? Philip Roth Kafkaesk metamorfosisi bir üst düzeye çıkarıp, sabah kalkınca bir kadın memesine dönüşen bahtsız adamı yazmıştı. Adamın babası oğlunun koca bir meme olduğunu bir türlü kabul etmek istemiyordu. Kabul etmek istemiyorsun. Ağlıyorsun. Sonra kabul etmemenin çok saçma bir şey olduğunu fark edince. Koy veriyorsun kahkahayı. İşte Budist farkındalık!

Former Soviet Leader Gorbachev Starred in a Pizza Hut Commercial in 1997 -  Eater
Son Sovyet lideri Gorbaçov’un Pizza Hut reklamı

Kabul et yani kardeşim. Yaşam komik. Çünkü ölüm hep işin var içinde, an be an var, hep ölüyorsun ve hep doğuyorsun nefes alıp verdikçe ama yine de ölmekten çok korkuyorsun, sonra dünyanın başına dert oluyorsun bu korkudan. Yetmiş küsur yaşında eşekler köyünü boylaması an meselesi bir adamın trilyonlarca parası olduğu halde tek derdinin para ve güç olması nasıl bir saçmalıktır? İşte diyorum, bu zamanda, rasyonalite diye tutturanlar kendilerini akıl dışılığın en ucunda buluyorlar. Gizemden kaçayım, demistifiye edeyim diye kırk takla atıp en fena irrasyonel çıkmazlarda buluyorlar kendilerini. Kaçtıkları yere mutlaka varıyorlar. Çünkü dünya bir tahterevalli kardeşim, uçlarından basarsan, en yukarının aynı zamanda en aşağı olduğunu gösterir sana. Buna tarihi ironisi mi diyorlardı, ne.

eleştiri · Nizetzsche · orta sınıf · şimdiki zaman

Kafalardaki maskeler

Tarihte ilk resmi sigara karşıtı kampanya Alman Nazi hükümetine kısmet oldu diye biliyorum. Bizatihi Hitler yeminli bir sigara karşıtıydı, etrafındaki bağımlı arkadaşlarına sigarayı bıraktırmaya uğraşırdı. Bunun yanında hayvanseverliğiyle de bilinirdi, son yıllarında bir vejetaryen olmuştur. Gün içinde düzenli sağlık amaçlı yürüyüşler yapmayı severdi. Ayrıca ırksal temizliğinin haricinde, beden temizliğindeki obsesyonuyla da bilinen Führer’in başka bir ilginç yanı da gün içinde dört defa duş alma alışkanlığıdır.

Şaşırtıcı değil. Geçen senelerde Nazi hükümetinin sigara karşıtlığı kampanyasını anlattığım orta sınıf hassasiyetleri kuvvetli bir grupta tepki çektim. Açık havada dağda bayırda yapacağımız bir etkinlikte “sigara içme” yasağı getirmeye çalışanlar üzerine çıkan bir tartışmada oldu bu. Nasıl olur da birileri onları pasif “zehirlemeye” kalkışmaya cüret ederdi? Aynı tipolojiye sorsanız, komşusu zırnık gürültü yapamaz, aşk’ı yüceltmeye kalkışır da, sigara içen kirli bir tipe asla “aşık” olamaz, küfürlerde semantik – etimolojik analiz yapmaya kalkışıp, sadece tende ve bedende değil sözcüklerimizde ve tarihte bile hijyen arar. Farkında olarak ya da olmayarak, kontrol toplumunun gönüllü polisine dönüşmüştür bu güruh. Führer postmodern dünyamızda reenkarne olsa, eminim onlarla gurur duyacaktı.

Aynı tipoloji, şiddet’in her türlüsüne karşı olduğu iddiasındadır. Sanki fiziksiz biyolojisiz, sürtünmesiz, hareketsiz, kimliksiz, cinsiyetsiz, kirsiz passız, pür simüle bir ortam obsesyonu içerisindeymiş gibi konuşur, ona göre hareket eder. Uzay – zamanda varolmakta olanı olduğuyla kabul edemez bir türlü. Sürekli kontrol, sürekli çeki düzen verme hastalığından mustariptir. Örneğin futbolda bile “adaletsizliğe” izin verilmez bu simüle toplumda, kameralarla yeniden ve yeniden zamanı geriye alarak, tartışmalı pozisyonların izlenmesini ve öyle karar verilmesini gururla emreder. Bir Maradona’ya, Tanrı’nın eline, yani “ilahi”, zorunsuz edime, bir mucizeye izin verilmez orada.

Özgürlüğü de tanımlamış olduğu bu temiz kişisel alana hapseder. Lince ve lanetlemeye bir hayli yatkın, “akıldan bihaber” ama kendini pek akıllı sayan acayip orta sınıf obsesif mentalitenin hegenomik meşruiyetinin tavan yapması ile, sıradan bir viral epideminin toplumun bireyleri üzerindeki etkilerinin neler olabileceğine şahit olundu bu ülke özelinde de. Binde bir oranında bile olsa ölebiliyor olabilmelerini bir türlü kabullenemediler. Cuma günü işten çıkan, muhtemelen buzdolabı boş bir işçinin ani sokağa çıkma yasağıyla marketlere üşüşmesini, Kola almasıyla bile çok bilmiş malumatfuruş bir akılsızlıkla alay edebilecek zavallıklara düştüler.

Malangatana Ngwenya, Mozambik, 1967 (Londra, Tate Modern, 2019)

Daha da korkunç olan, bir hastanın yalnız bırakılması, bir cenazenin bile yapılamaz hâle getirilmesiydi, bedenin yalnız başına teknik önlemlerle betonlanarak gömülmesinin meşruiyet kazanmasıydı. Veba ve benzeri çok daha ciddi bulaşıcı hastalıklardan, kıtlıklardan, toplu kıyımlar gibi çok çeşitli belalardan geçmiş insanlığı akla getirince, en katı dindar topluluklarda dahi, yüzlerce yıl aktif kalagelmiş ibadethanelerin alkışlar eşliğinde kapanması, aslında çoktan bambaşka bir çağa sürüklendiğimizin en tipik işareti oldu.

Toplumun bir toplum olabilmesinin en temel özelliği “ritüellerimiz” değil miydi? Orta sınıf tipolojisinin küçümsediği sembolik ortak kodlarımız değil miydi bizi “insan” kılan, öteki ile ilişkilenmemizi ve iletişmemizi sağlayan?  

Mesele prima facie göründüğü gibi sigara bağımlılığı ve akciğer kanseri meselesi değil. Temel insan korkularını aşan bir yere sürüklendik. Bir yığınsal canavara dönüşen, kendini haklı ve ötekini küçük gören bu akılsız sürü ahlâkında, bahsettiğimiz bu Aryanik güvenlik saplantılı korkak mentalitede, özel alan ve hijyen saplantısında, aslında bildiğimiz anlamda yaşamaya hiçbir yer yok. Kendi elleriyle kendileriyle birlikte hepimizi nefessiz bırakıyorlar. Ölmemek adına elinden geleni ardına koymayacak ama aynı zamanda otantik anlamda bir yaşama da olanak vermeyecek bir simülasyonu, küresel pazar ekonomisinin ve güçlerinin muazzam desteğini alarak Platon’un ünlü mağarasına çok katmanlı duvarları ördüler. Gölgelerin gölgelerinin gölgelerine maruz kalan seyircilere dönüverdik. Fakat yaşam, çıplak hayatta kalmaktan çok ötede organik, riske, devinime, mucizevi zuhura yani yeniye açık olduğunda kendini otantik olarak örgütleme şansına sahip olabilir, bu tımarhaneden çıkılabilir.

Maskeler ne de çok yakışıyor şimdilerde Nietzsche’nin poetik başyapıtında tasvir ettiği Son İnsanlar’ına:

“Son insan en uzun süre yaşayandır. Biz mutluluğu bulduk der – son insanlar
.…
Hasta olmaya ve güvensizlik duymaya günahkârlık gözüyle bakar son insanlar: temkinli olurlar. Hâlâ taşlara ya da insanlara takılıp tökezleyen, budaladır!

Çalışırlar hâlâ, çünkü çalışmak bir eğlencedir. Ama eğlenceden bitkin düşmemek için de önlem alırlar.

Herkes aynı şeyi ister, herkes aynıdır: başka türlü hisseden kendi ayağıyla gider tımarhaneye.

Kurnazdırlar ve bilirler tüm olup biteni: bu yüzden sonu gelmez alaycı sözlerin. Hâlâ dalaşırlar birbirleriyle, ama uzlaşırlar çok geçmeden de – yoksa mahvolur mide. Gündüzün yaşanan küçük keyifler de var, geceleyin yaşananlar da: ama özen gösterirler sağlığa.”

eleştiri · iç döküş · yazı

Neden yazıyorum

Writing Drawing - New Yorker May 2nd, 1977 by Charles Barsotti
New Yorker (1977)

George Orwell aynı başlıklı (Why I Write) kısa denemesinde yazmayı sağlayan dört itkiden söz ediyordu: katıksız egoizm, estetik coşku, tarihsel itki ve politik amaç. Bu sayılan dört temel itkiyi farklı oranlarda bir yazarda bulunan bileşenler olarak okuyabiliriz.

Yakın zamanlarda arkadaşlarımla bu soruya dair laf ediyorduk. Hakikaten neden yazmalı ya da daha da önemlisi yazmalı mı, yazmaya bir lüzum var mı? Bir arkadaşım “yazmadığında yaşayabiliyorsan zaten yazma”ya getirdi sözü. Diğeri ise, “gelecekteki dostlar için yazmak gerekir” dedi.

İlkinin söylediği gibi yazının öyle yaşamsal önemde olduğundan pek emin değilim. Tersine, kendi adıma yaşamı yazının önüne almayı tercih ettiğimden, yazı yaşamı engelliyorsa, yazmayı o noktada kesmek gerektiğini düşünenlerdenim. Yazmaya gereğinden fazla kutsiyet atfının kaynağının da Orwell’in “katıksız egoizm” dediği dürtünün etkisinde kalmış yazarların bir tür bilinçli ya da bilinçsiz propagandası olduğunu sanıyorum. Bunlar bir de ölümsüzlük gibi beyhude ve trajikomik denebilecek nitelikte budalaca amaçlar edindiklerini de söylerler etraflarına. Yazma motivasyonları ağırlıkla bu dürtünün egemenliğinde olduğundan, zorunlu olarak yazmak edimini yaşamsal bir fonksiyona bağlamış olmalılar. Dikkat ederseniz, bu gerçekten keskin bir cümledir. Yaşam, yazmak dahil olmak üzere tüm kurgusal edimlerin ya da daha genel olarak lafların ve hatta hikâyelerin dışında bir yerde durur. Yazmak zorunda olarak yaşayan birinin yakın arkadaşı dahi olmak zor olmalı. Böyle birinin kuvvetli patolojik narsisistik eğilimleri olacağından, burnundan kıl aldırmayan, çevresine bazen aşırıya kaçmış bir nezaket bazense tersine bir kabalık olarak eziyet eden bir zavallı olması kuvvetle muhtemeldir. İşin kötüsü, çağımız birey ve grup narsisizmini zaten fişeklediğinden, bu yazarımız artık kendi narsisizmleri okşanmaksızın koşulsuz övecek bir okur kitlesinden de mahrum kalmaktadır. Sosyal medya çağında iyice zirveleşen birbirlerini “layklayıp” duran yazarlar ve okurların durumu, narsisist grandoise yazarın haşmetli nişanını söküp almakta, bu yazarlar (ama okumazları)  birbirlerini eşgüdümlü olarak esasen içerikten gayrı olarak övüp duran bir tuhaf güruha indirgemektedir.

İkinci arkadaşımın “gelecekteki dostlara yazmak” vurgusunun ise daha çok Orwell’in tespit ettiği tarihselci itki kategorisine yakın olduğu görülüyor:  “Şeyleri oldukları gibi görme, gerçekleri bulma ve gelecek nesillerin kullanımı için saklama arzusu.” Bu itkininse ilkinin aksine çağımız kurmaca yazarlarında daha nadir görüldüğünü düşünüyorum. Ötekini önemseyen bir duruşu vurguluyor zira. Söz konusu itkinin, onun gibi ötekini önemseyen politik itkiden ayrı düşen yönü ise bugüne güvenmeyen bir tür melankoliyi barındırması. Melankolik ama aynı zamanda umutlu, zira kendini en azından geleceğe aktarabileceği duygu – fikirleri kavrayabilecek hayali okur dostlarına havale ediyor. Genellikle kötümserlik zamanlarında belirir böylesi bir hâl-i pürmelâl. Örneğin Sovyet devrimi hayal kırıklığını yansıtan Biz isimli distopik romanını kaleme alan Yevgeni Zemyatin ya da Nazizmin katlettiği günlüklerinden tanıdığımız Hollandalı Yahudi kız çocuğu Anne Frank gibileri anımsatıyor yazarın bu türden motivasyonu.

Bilhassa dünya savaşı sonrası kuzey batı Avrupa ülkelerinde, Almanca ve ailesi dillerde yazılmış eserlerde görülen “kimseye, çağa ve hatta uzaktaki bir medeniyete dahi güvenmeyen” denebilecek keskin bir yabancılaşmayı içinde barındıran yazarın motivasyonunu nereye koyabiliriz? Bu tür eserlerde biçimde özgünlük göze çarpar genelde, mesela bunların şahikası ve hatta öncüsü sayılabilecek Kafka’nın romanlarında olduğu gibi. Her ne kadar Kafka’nın “Umut var elbette, ama bizim için değil” deyişi belirsiz bir zamana yönelik çok cılız bir umudu işaret ediyor görünse de, aslında eserlerinde bir umut aramak ya da karakterlerin herhangi biriyle özdeşleşmek beyhude desek, yeridir. Kafkaesk olarak kabaca tasvir edeceğimiz bu tür yazında, egoistik ve estetik kaygıların da öyle çok önplanda olmadığını düşünüyorum. Estetik coşkuda hiç de eksik olmayan yazar çığlığı dahil yok mesela bu metinlerde. Metindeki olası çığlıktan ötürü yazarda olduğu kadar yazarla bu sayede özdeşleşen okurda bir rahatlama doğacaktır zira.

Bu postmodern çağa ve kuzey-batılı yazarlara daha özgü motivasyonu karşılamak için Orwell’in listesine, “rahatsız edicilik”i eklerdim, herhalde. Peki yazar neden okurunu rahatsız etmek gibi saplantıyı barındırmaktadır? Yabancılaşmayı okurun yüzüne vurup, Brechtian tarzda kuvvetli bir politik kaygıyı bile taşıdığı söylenemez bence. Burada yazar, belki de yapacak başkaca da bir şey bulamamaktadır. Ancak ilk arkadaşımın dediği gibi, “yazmadan yaşayamaz” diyemeyiz onun için yine de, yazar zaten yaşayamamaktadır ve belki sadistçe bir itkiyle okurun da yaşamaz olduğuna, gırtlağına kadar battığı bir kanalizasyon çukurunun içinde nefessiz kaldığına onu ikna etmek istemektedir.

Orwell’den aşırdığım bu postun başlığının biraz olsun hakkını vermek için, şimdi benim için en zor olana, kendi temel motivasyonuma geleyim.

Çocukluğumdan beri yazmaya meylim oldu, ilk yayınım on dört yaşında lise dergisinde düşünce özgürlüğünün sınırları üzerineydi. Ancak yazının asıl büyüsünün ifade etmekten ayrı bir niteliği olduğunu çok sonra anladım. Yazı yolu ile düşünceyi ifade etmek ve açıklamak girişimi, örneğin teknik yazılarda, gazete sütunlarında, bilimsel makalelerde sıkça yapılır. İfade etmek yolu ile yapıldığı üzere dünyayı tasvir etmek haricinde yazıyı bir de dünyaya bir yanıt verme girişimi olarak düşünebiliriz. Bu noktada yazının nesneyi (bu nesne sizin duygusal dünyanız da olabilir, ağaçlar kuşlar böcekler de) betimleme girişiminin ötesinde, bizzat kendisini bir nesne hâline getirebilmesinden bahsetmek istiyorum. Böylesi bir nesneyi inşa etmeye koyulduğunuzda, egonuz ister istemez devre dışına çıkmaya başlayacak, içinizde barındırdığımız tinsel çokluğa yer vermek zorunda kalacaksınız. Çokluk olarak adlandırdığım bu ötekilerin kaynağına ise ister bilinçdışı süreçler deyin, ister Tanrı ya da tanrılar…

Bu olduğunda, yazar alışkanlık hâline getirdiği kendi gündelik düşünme biçimine meydan okuyan, kendi içinde ama yine de kendine yabancılaştırmış olduğu, zihninin pek fazla girilmemiş örümcek ağlarıyla kaplı izbe odalarda barınan; egoistik merkezinin kaidelerine, prensiplerine, alışkanlıklarına muhalefet eden seslere yer vermek durumunda kalacaktır. Böylesi bir yazı tamama erdiğindeyse, yazarının alacağı keyif şaşırmakla koşut gider. Çünkü şöyle bir soluklanıp, yazdığı metne göz attığında kendisinden böyle bir ses çıktığına inanamayacaktır. Sanki yazarının kendi kontrolünden çıkmış yazı, direksiyonu kendi eline alıp kendi kendini yazmaya başlamış; yazarının tüm planlarını, varsayımlarını, gündelik hayatta varsaydığı zamansal – mekânsal koşullanmaları altüst etmiş gibidir, öyle ki bu sürecin sonunda sanki kendinden olmayan bir çocuk, bir hilkat garibesi doğurmuştur yazar. Böylece en başta yazanı olmak üzere bir dönüşüm potansiyeli taşıyan bir eser ortaya çıkar. Yazının büyüsü tam olarak bence bu olmalı. Bu büyü de yazarı içten içe gıdıklayan ve yaptığı edime neredeyse gizemli bir güç katan en temel itkilerden biri olmalı, kanımca.

Böylesi bir itkinin sonucu çıkan eserin, yazanın üzerinde olduğu kadar okuyucularda da terapötik (sağaltıcı) bir etkisi olabileceğini öngörmek zor değil. Yazı böylesi bir etik düzlemde yazarın ve onunla birlikte okurun temel fantezisini onaylamayacaktır. Aksine sınırlarını zorlayacak, temel fanteziyi bozacak, ancak bozarken de “alçalma” gibi bir poetik romantik izleğin peşine takılmayacaktır. (Rene Girard’ın romantik yalan diskuru geliyor tabii akla burada.)  Yükselmeler kadar alçalmalara da yol açacak estetik coşku abartısının en tehlikeli tarafı, yazarı ve yazıyı ötekilerden ayıracak narsisistik bir zemine kaydırma ihtimali olmalı. Yazar kendisine ironik bir mesafe koyamazsa, tinsel çoklukla karşılaşma şansını elden kaçırır, onunla kendini ve metnini devindiremez. Ötekinin (sistemin, kadınların, erkeklerin, ebeveynin, patronun, dünyanın, kaderin vs.) eleştirisi son kertede kendisinin de eleştirisi anlamına gelemiyorsa, birliğin ve gayrılığın özdeşliğinin ayrımında değilse eğer, yazı hakikate sırtını dönmüş çok bilmiş, sevimsiz bir çıktıya döner.

Öyleyse tanrıları güldürebilmek, başlı başına iyi bir yazma motivasyonu olmalı.

eleştiri · ironi · şimdiki zaman

Zombiler, zombiler her yerde

“Vielleicht ist heut der letzte Tag
Den du noch hast zu leben
O Mensch veracht nicht was ich sag
Nach Tugend sollst du streben.”
Bir eski Alman halk şarkısı

Marcus Aurelius diyordu asıl korkmamız gerekenin ölüm değil de, yaşama asla başlayamamak olduğunu. Elbette günümüz insanı bu denileni – almış gibi yapsa da – asla ciddiye almayacaktır. Modern yaşam en başından beri ölümün yadsınması ve nihayetiyle de “ölümsüzlüğün” fethi üzerine kurulmuştur. Harari’nin bir kitabında aktardığı üzere Google gibi dünya imparatorluğunu sahiplenen büyük tekeller misyonlarında açık açık ölümsüzlüğü amaçladıklarını ifade eden şirketler kurdurmaya vardırmışlardır işi… İmparatorluğun hegemonu ABD’de yapılan harcamaların iki ana dalı vardır: biri savunma adı altında saldırı, daha doğrusu savaş (ordu); ikincisi sağlık adı altında, ölmeme (NIH)…

Ölmeme, bir tür zombiliğe karşılık düşer. Şeyleşmiş içeriksiz yaşam artık her şey gibi uzunluğuyla ölçülüyordur. Aynı kullanım değerinden soyutlanmış olarak tanımını bulan içeriksiz meta gibi ölçüme tabidir, “yaşam” olarak adlanamayacak satılığa çıkarılmış ömürler… Marx şaheserinde değer teorisini anlattığında pamuk, demir, buğday gibi materyal objeler üzerinden denklemler kurarak örnekler veriyordu. Artık çok daha göz önünde olan çeşitli markalı zombi bedenlerden tezgahlanmış ömürler halbuki. Örneğin Paris’te tankla ezilen Fransız zombilerin ömrünün değeri Ankara’da bombalananların iki katıdır. Ankara’dakilerinki Gazze’dekilerin iki katıdır. Gazze’dekilerin ise Kongo’dakilerin birkaç katı olmalıdır. (Pardonne-moi, ma chérie, fakat Kongo’da bir şehir ismi bilmiyorum). En tiksinç olan ise sosyal medya köşelerinde vicdanıyla ve kuşkulanamayacak samimiyetleriyle, meşrebleri uyarınca belki timsah ya da başka bir mahlukatın gözyaşlarını dökenlerdir. Göz yaşlarını akıtmaktan çekinen, favori Beethoven senfonileri dinlemekten çekinen Lenin’lere hasret duyarız bu çağda.

Ellerinde yürüyen arabalarıyla ayağa kalkmış sürüngenler (reptilus erectus) olarak görünen süper marketlerde alışveriş eden yalnız yaşlıları anımsatır zombiler… Erken ölenlere boş zamanlarında hobi olarak acıyanlar, çıplak bir hayatta kalmanın ötesinde bir şey düşünemeyeceklerdir. Onlar hep kavuşamadıkları daha iyi bir lunapark arzusuyla tutuşan ve canları her daim çok fena sıkılanlardır. Ölümü unutmak için yapıp ettikleri artık beyhude bile değildir… Kabuslarına ölümden kaynaklı dehşetin sirayet etmesinin bir manası kalmaz bu denklemde. Zira birleşik mega süpermarket ve alışveriş merkezleri krallıkları habitatında ellerinde telefonlarıyla sürünen irili ufaklı çeşitli meblağlarla etiketlenen bu mahlukatlar zaten artık çoktan ölmüş olan Tanrı’nın kabusunun bir tecellisi olsa gerektirler. Freudian bastırma mekanizması bile sönümlenmiştir, bu hayatta kalmaklığın, ölememenin cehenneminde.

eleştiri · yeni · şimdiki zaman

İlerlemecinin kibri ya da çöküş

Sıklıkla “gelişim”in bizatihi “iyi” bir şey olarak farz edildiğini duyuyorum çevremde. Büyüme, refah, verimlilik, ilerleme, çoğalma, artma, kalkınma gibi sözcükler de benzer bir şekilde olumlu babda kullanılıyor. Tersi ise, hem de devrimcilik adına, hiç düşünülmeden “gericilik” denilerek lanetleniyor. Peki bir saat ileriyi gösteriyorsa, onu geri almak “gericilik” midir gerçekten?

Gelişme, ilerleme ve çoğalmanın modern kapitalizmden kaynaklı olarak dimağlarımızda edindiği yer aşikar… Boşuna tembelliğin aristokratik tipi olarak resmedilmiş, iyi huylu ancak atalet içinde gelişime direnen Oblomov söz konusu aynı isimli romanın sonunda ölmemiştir. Gelişimin önünde direnirsen, yok olur gidersin. İyi niyetli, aptal ve müzmin bir loser olarak lanetlenmiştir Oblomov. Arkadaşı yenilikçi Stolz ise romanın baş hatunu güzel Olga’nın gönlünü kazanır. Ya da çocukluğumuzda en iyi bildiğimiz fabllarda keyif içinde çalışmayan ağustos böcekleri kötü örnekler olarak boşuna resmedilmemiştir. Ya da kurnaz tilkiler göklere çıkarılırken, ağzındaki peyniri ona kaptıran “idiot” kargalar boşuna lanetlenmemiştir… Bütün bu öykülerde her şeyin ölçüp, biçildiği, hesaplandığı batılı modern çağın faziletleri olarak anlatılır; ve modern zihin bunu öylece kabul etmeye hazırdır. Öyle ya, şimdi “internet” denen şey sayesinde öyle bir geliştik ki, dünyanın her yanına ulaşabiliyor, bulunduğumuz yerden diyelim Çin’deki biriyle haberleşebiliyoruz. Zamanı ve mekanı, tekniğin gelişimi sayesinde ulaşım araçlarıyla kat ediyor, onu küçültüyoruz. Bunlara kalırsak bir de beyinlerimizi bilgisayarlara upload edip, Gılgamış’tan beri insanlık fantezisi olarak “ölümsüzlüğe” bile erişebileceğiz (!). Bence korkutucu olsa da bazılarının cidden inandığı (post)modern çağın akıl almaz bir masalı daha…

Olan biten her şey, teknik gelişimin eliyle, aklımızı başımızdan alacak kadar baş döndürücü değil mi? Fakat arada biz de ruhsal ufalıyor olamaz mıyız? Michelangelo Antonioni’nin bir filminde (Beyond the clouds) bahsi geçen hikâyede bir yerlinin beyaz adama ettiği şu sözü hatırlayarak diyorum bunu: “O kadar hızlı gidiyorsunuz ki, ruhlarınız geride kalıyor

Gelişmekte harika beceriler gösteren kötü huylu kanser tümörleri var bir de. Kontrolsüz olduğu kadar estetik bir gelişimle, saldığı kimyasallarla hücrelerin kan ve oksijenden beslenir; kritik metastaz aşamasıyla birlikte kanın akışına karışarak vücudun diğer organlarına yayılır. Tümör yayılımının estetikliği karmaşık bir matematiksel denklemi izlemesinden ileri gelir. Sonra da bir tüm vücudu iflas ettirerek mutlak zafere erişir. Gelişimse gelişim, güçse güç, çoğalmaysa çoğalma; ilerlemecinin kullandığı tüm kavramlar kötü huylu tümör için birebir gibidir.

Bu düzen, hükmü altındaki kalabalıklara çoğalmayı emrederken, kodsal yapısı gereği aynı zamanda içeriği boşa çıkarıyor. Bu yüzden ölçmek, biçmek, hesaplamak sonunda akıl almaz verimlilikte bir gelişime hizmet ediyor. Ne var ki virtüel rakamsal çoğalma, reel içeriksel boşlukla birlikte geliyor. Yaklaşmakta olan çöküş de böyle bir arogansın, aptalca bir kibrin ürünü oluyor. Tanrının yerini almakla övünen arogant, yaptıklarıyla övünürken, tüm zaman – mekana yayılıp, onun herhangi bir koordinatına ulaşabilirken, yapayalnız olmaktan şikayet ediveriyor. Sıkılıyor. Sıkıldıkça sapıtıyor.

İngilizce’ye bile can sıkılması (boredom) sözcüğü 19. yy’ın ortalarından itibaren gelmiş. Zamanla ilgili kavramlar (Örneğin, “vakit nakittir” ya da “time flies” gibi) da tahmin edilebileceği gibi fabrikalarda kartlı sistem uygulamaları ile batı dillerine girmeye başlıyor.

Romantiklerin öncülü sayılabilecek Jean-Jacques Rousseau, söylendiğine göre, neden 1750’de saatini bir kenara atıp fırlattıktan sonra, “Çok şükür, artık zamanın ne olduğunu bilmek zorunda değilim” demiş olabilir?

eleştiri · felsefe · kişisel

Nedensellik derken…

“Nedensellik” (causality) meselesi doğrusu son 1 seneye kadar beni o kadar da çok ilgilendirmiyordu. “Neden ve sonuç arasında zorunlu bir ilişki var” gibi genel (deterministik) varsayıma katılıyor gibiydim. Hume’un bu konudaki çok bilinen temel eleştirisinden ikinci kaynaklardan haberdardım elbette. A ve B gibi birbirini düzenli olarak takip eden iki olay arasında zihnin “nedensel ilişki” yaftalama meyli vardı, ve bu doğada bir “nedensellik” var anlamına da gelmiyordu. (Sonradan Kant – onun kendisinin Kopernik devrimi sayacağı – ve onun takipçisi Schopenhauer gibi büyük düşünürler büyük epistemolojik açılımlar getirecektiler.)

Bir mühendisi nedensel ilişki çok da ilgilendirmez aslında. (Sadece bir meslek olarak değil de zihniyet olarak mühendisten söze ediyorum.) O, çorbadaki malzemelerin (tanelerin) birbirleriyle olan etkileşimlerini önemsemez; önemli olan çorbanın tadıdır.  Dolayısıyla “Neden” sorusu değil de, “Nasıl daha iyi olur?” mottosuyla hareket eden mühendis, fayda ve verimlilik arayışıyla tasarılarını yapar. Doğanın nasıl işlediği per se ile ilgilenmez, onu ırgalamaz; doğanın işleyişini nasıl manipüle eder de, bunu kullanışlı ve piyasada alınır – satılır hale getirebilir, kafasındaki esas sorun bu’dur. Tabii artık alınıp – satılabilirlik kullanışlılığın (ve ihtiyacın) ötesine geçtiğinden, tasarım sadece eldeki malzemenin manipülasyonu değil, satın alacak insanın da manipülasyonunu kapsamalıdır. Ya da artık malzemeye insan faktörü de eklenmiştir; insan en başat meta’dır. Günümüz insanı kendini metanın dolaşım yasasına tabi kılmıştır, diyebiliriz. Burada politik babda hep akla gelecek olan soru, “bu tâbi olmaklığın gönüllü olup, olmadığıdır.” İnsan bilerek ve isteyerek mi yabancılaşmıştır kendisine ve etrafına? (Aldous Huxley’in Brave New World’ünün en değerli ve özgün tarafı sıradan insanın bile isteye, güle isteye ortak olduğu bir distopik karanlığı tasvir etmesindedir. Orada polis elinde copla gösterici dağıtmaya ihtiyaç duymaz. Çünkü herkes kendini zaten “özgür” kabul eder, öyle hisseder – bunu kabul etmeyeni, istemeyeni ise politik şemsiyenin soldan sağa hiçbir rengi kabul etmeyecektir; o toplumun dışına atılacaktır. Bunu sonradan yazdığı ve haklı olarak öngörülerinde Orwell’e üstün geldiğini belirttiği Brave New World Revisited’da açıkça beyan eder. Açıkçası bu kitapları okuyalı yıllar, yaklaşık 15 sene oldu; ama metinlerde biçim o kadar çok içeriğe hizmet etmiş olmalı ki, detaylar olmasa da ürettiği fikirler zihnimde hep yer kaplıyorlar. Benzer sayılabilecek bir distopya, bu türün ilki ve atası sayılabilecek, başına gelmeyen kalmayan Sovyet devriminin zulmettiği çocuklarından Zemyatin’in Biz isimli kitabındadır.)

Önceden olsa ben “bile isteye” seçeneğini işaretlerdim. Ama artık sorunun bizzat kendisinin diyalektik bir sorgulama sonucunda yanlış olduğunu düşünüyorum. (Bilmek ve istemek sonradan gelir; ilk gelen bilinçdışı kabuller ve alışkanlıklardır. Marx’ın anlayışına çok yakın bir şey söylüyorum burada.) Çünkü soru, “bilmek ve istemeyi” politik iklimde “birincil” önemdelermiş varsayımını kabul etmektedir, dolayısıyla teorik olarak yanlış bir sorudur. “Bilmek ve istemenin” eylemin öncülü olduğu, tipik aydınlanmacı düşüncenin bir kabulüdür. Bir aristokrat ya da entelektüel gücü yetkin biri için; yani azınlıkta olan entelijansiya için belki geçerli dahi olabilir. (Tabii onların çoğunluğu için de durum şüpheli. Çünkü bilmek istemek, entelektüel bir güç istencine denk düşebilir pekala, Nietzsche’nin bize öğrettiği gibi. Bilmek ve istemenin öncül olması belki de evrimsel bir mutasyon, nüfusun binde birine denk düşen bir durumdur. Yani modern varsayıma göre bir hastalıktır.)  Öyleyse, toplumsal rıza, bilinçdışı süreçlere, çok basit denebilecek uyarımlara (stimülasyonlara) bağlı sürüngen beyin mekanizmaları ile ilgili olmalıdır. O reklamlar, o kamera hileleri, ve imge maruziyeti; Çin’de üretilmezden önce Kaliforniya’da tasarlanan akıllı telefonlar boşuna mı var sanıyorsunuz?

Kıssadan hisseye; tüm aşk, devrim, dinlerin üzerine kurulduğu o yüce hikayeler, insanın yüce saydığı her şey, iltihaplı bir diş ağrısı ile söner gider. İnsanın varlık durumunda trajik olan bu’dur işte. (Burada yanlış anlaşılabileceği üzere aşkı, devrimi, miti ve hikayeyi asla küçümsemiyorum; ancak onların toplam – istatiksel olanda, makro davranışta öneminin sadece kritik anlarda, detaylarda gizli olduğunu söylemek istiyorum.)

Bir kafeden yazıyorum. Logos seminerlerinde üzerine konuşacağım “nedensellik” teması ile ilgili bir şeyler karalayayım da zihnim bu konuda iyice netleşsin diyordum. Ama işe bakın ki, o karışıklık yine kendini dışa vurdu!

İyi ki karışık ve şüphede ama. Aşk hariç.

eleştiri · felsefe · şimdiki zaman

Ayartıcı imge ve dar kapı

“Dar kapıdan girin. Çünkü yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur. Oysa yaşama götüren kapı dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar azdır.”
(Matta, 7:13)

Yazı, söz ve iletişim yavaşça aramızdan sıyrılıp gitmekte… Bu sadece bizim ülkeye özgü bir durum da değil… Okuduğum en iyi İngilizce metinleri yazan blogger’lar dahi artık Facebook ya da Instagram ortamlarında yaptıkları yemekleri, gezdikleri yerleri, arkadaşlarıyla olan fotoğraflarını paylaşmakla yetiniyorlar; o eski şahane yazılarından bir eser yok.

On sene öncesini hatırlıyorum da, kimse fotoğrafını öyle rahat paylaşamazdı. Yüzünü göstermek neredeyse büyük bir tabuydu. “Smiley”leri öyle fütursuz ve çeşitli kullanmazdık. Sonra birbirimize harbiden uzun cümlelerle hâl hatır soran, fikir paylaşan, dertleşen uzun e-postalar ya da mektuplar atardık; o uzun mesajlarda şimdilerde pek rastlanmayan bir samimiyet vardı. Çok değil, en fazla on sene önceden söz ediyorum.

Şimdiki zamanlarda, sosyal medyada herkes sadece kendini “beğenen”leri takip eder oldu; ya alkışlayan ya da yuhalayan ama bir ötekinin sesini duymak dahi istemeyen ezici bir çoğunluk kapladı ortamı. İmgeler herkesi ezdi geçti. İmgeler hemen herkesi narsisist bir taraftara dönüştürdü. Bireyler bir yığına; “biz”e ya da “siz”e dönüştü.

Kieerkegaard 19. yy’da  devrim sonrası değişen çağ bahsinde şöyle diyordu:

“… Devrimci çağ bir eylem çağıyken, bizim çağımız reklam ve tanıtım çağıdır… Bugünün gençleri arasında herhangi bir konuyu derinlemesine kavrayışla, dört başı mamur bir şekilde öğrenme neredeyse düşünülemez; bunu gülünç bulacaklardır.

 … Asil ve iyi eylemler çağı geride kaldı, şimdiki çağ ise peşinen tanınmış olduğunda bile beklenti çağıdır. Kimse belirli bir şey yapmaktan tatmin olmuyor, herkes hiç olmazsa yeni bir kıtayı keşfetmiş olmanın yanılsamasına yaslanan düşüncesiyle pohpohlanmış hissetmek istiyor.”

Asırlar öncesinden bir feryat gibi metne kazınmış bu cümleler size de tanıdık gelmiyor mu?

Olan oldu artık, ve yüksek çözünürlüklü şu imgeler üzerinde bir emek verilmesi gerektiren yazının ve otantik sözün yerini aldı… Resim ve video, yazının ya da işitsel olanın aksine çok çabuk bir şekilde bilişsel aygıtınıza girer, sizi uyarıcı materyalin bıraktığı etkiye maruz bırakırken, aktif olarak düşünme gücünüzü elinizden alır. Bu özgürlüğünüzden olmanız demektir aslında. İmgeye boyun eğmeniz, onun ötesinde bir dünyayı düşlemenizin ketlenmesi anlamına gelir. Hızlıca dopamin salgılatır size imge, kısa süreli eğlendirir ama amansız hükümranlığı ile sizi iktidarsızlaştırarak yapar bunu; sabırlı bir duygu ve akıl vasıtasıyla inşaa süreci kurabilmenizin en baştan önüne geçer…

Elbette ki tek bir link’e tıklayıp, birkaç on saniyede indirebiliyoruz en lezzetli klasikleri, Platon’u, Aristoteles’i, Descartes’ı, Kant’ı vs… Ama imgelerin pornografisi öyle kuvvetli bir ışıkla kamaştırıyor ki gözleri, kör yarasalara dönüveriyoruz. Demek ki görmemezlik için hiç de öyle sanıldığı üzere karanlık zamanlara ihtiyacımız yok! Bilakis, yoğun bir aydınlık da körleştirip, duyarsızlaştırabilir sizleri.

Sözün değeri ne kadar da düştü? Özel yahut kamusal alanlarda egomuz okşanmıyorsa, söylenenin hiçbir kıymeti yok gibi. Halbuki bir zamanlar küçük bir kasabada çıkarılacak mürekkepli kalemle yahut daktiloyla yazılmış ufak bir broşür binlerce insanı harekete geçirebilecek kudrete haizdi… Matbaalar adeta silah depoları gibiydi. Şimdilerde makyajlı videolar izleniyor izlenmesine de; o enformasyon yığınının kimsenin beynini yahut bedenini harekete geçirdiği filan yok. Bir videoda muhatabınızı kolaylıkla manipüle edebilirsiniz; çünkü orada saniyede yirmi dört adet ardı sıra geçen kurgulanmış imgeye maruz bırakıldığınızda, düşünmek eylemi tamamıyla bloke olur. Video sizin yerinize sizin için çoktan “düşünmüştür” bile.

Mizah eklentili ikonofillerin kapladığı, aydınlanmanın yerini “fazla parlak” sinematografik bir yeni Ortaçağ’a bıraktığı zamanlardayız, demek ki… Sonu belirsiz ve aşırı flaştan körleşmiş yarasaların kapladığı cesur yeni dünya bu. Çok uzun bir süre ezici çoğunluk için imgenin pornografisinden kaçış için bir yol kalmadı.

Kısa vadede bir geriye dönüş mümkün görünmüyor. Öyleyse gözlerini özenle sakınacak ve adım adım “dar kapıdan” geçebilmek sabrını gösterecek küçük bir azınlığa bağlıdır artık, umut.