duyumsayıklamalar · kurmaca · poema

Kumsalda

Sabahın körü Bir kumsal Tek başınasın Dingin deniz Gün doğuyor Hiç ölmeyecekmiş gibi Bir adam geçiyor önünden İnceden dalga sesleri Deniz kımıldıyor Adamın epey önünde bir kadın Aralarındaki mesafe tedricen kapanıyor Adam kadının ayakizlerine basıyor Bilerek ya da istemsiz Ayakizleri birleşiyor Eciş bücüş Acelesi yok Bir otobüse yetişir gibi değil Sakince kendinden emin yürüyor adam Takip ediyor kadının ayakizlerini

Öyle bir an geliyor Tek birleşik müphem ayakizleri sonlanıveriyor Peşi sıra çift ayrık bir büyük bir küçük ayakizi yan yana Birlikte müthiş uyumlu bir ritmde yürüyorlar Adam kadın deniz suskun Bir büyüyü bozmaktan mı korkuyorlar yoksa Tanıyorlar mı birbirlerini dersin Sen onları tanıyor musun

Sahilin sonunda bir mağaraya giriyorlar Apaydınlıktan zifiri karanlığa Kaşla göz arasında kayboluyorlar

Yine tek başınasın Saatler geçiyor Güneş tepene vuruyor Kimselerin çıktığı yok mağaradan

Mağaraya gidip bakabilirsin Cüretin yok Denize bırakabilirsin bedenini Takatin yok

Hırçınlaşıyor deniz Dalgalar büyüyor Siliniyor tüm ayakizleri

Kimseye ispatlayamazsın tüm bunları

Kendine bile

ironi · kurmaca

Kimsenin uğramadığı berber

Alışkanlıktan sabah yine aynı saatte kalktım, yapmam gerekenleri yapmaya koyuldum, Kıl Oldum Abi şarkısı eşliğinde mekik ve şınav çektim, koyu kahvemi içtim, onun dışında ne yapmam gerektiğini bir türlü akıl edemedim. Banyoya gidip aynaya baktım bir süre, ayna söylerdi belki. Saçım sakalım birbirine karışmıştı, beyazlar her zamankinden fazlaydı, yaşımı ortaya çıkarıyorlardı, durup durmadık yere Azrail’i huylandırıyor gibiydiler. Ayna gerçekten de bir tokat gibi çarpmıştı suratıma bugünkü görevimi. Sokağın başındaki berbere git. Bebek yüzlü ol da öyle çık karşıma! Emrin olur canım.

Camından içeriye şöyle bir göz atınca dükkanın önünde sap gibi kalakaldım. Kimseler yoktu. Televizyon açıktı, melül melül bakışlarıyla Türkan Şoray kaplamıştı duvarı. Sıra olmadığından beklememe gerek kalmayacaktı ama aşırı talep eksikliği verilecek hizmete dair olumlu emarelere işaret etmiyordu. Pekâlâ yakın istikbalimde korkunç bir tıraş sinsice beni orada bekliyor olabilirdi. Vaz mı geçseydim diye aval aval düşünürken adam televizyondan aniden çevirdiği yüzünü bana döndü, Türkan Şoray’ın davetkar bakışlarını ödünç almış hâlde karşıma dikilmişti. Artık içeri girmemek asla mümkün değildi.

Kanımca kastrasyon kompleksi Freud’un dediği gibi sünnetle değil berber deneyimiyle başlar. Seri bir şekilde minik kafasının üzerinden şaklaya şaklaya geçen makas zavallı çocuğu acımasızca hadım eder. Artık geri dönüş yoktur. Artık geri dönüş yoktu. Hoşgeldin, dedi. Kahverengi deri koltuğu gösterdi. Boynuma beyaz önlüğü iliştirdi. İşlem başlamıştı. İyice kısalt usta, dedim. Olmaz, az kısaltayım ki yine gelesin, der gibi sırttı.  Ayna yine karşımdaydı. Son bir kez saçıma sakalıma baktım, içimden acıklı bir sesle elveda dedim. Elveda.

O da terk edilmişti. Devamlı müşterisinin artık gelmediğini, devamsızlık yaptığını söylüyordu. Pandemi başlar başlamaz ayakları kesilmişti. Pandemi bahane olmuştu – marketlere, alışveriş merkezlerine, barlara, lokantalara gidiyorlardı hâlâ, ama iş berbere gelince, virüs de virüs diye tutturuyordu pezevenkler… Açıkça söyleselerdi ya yüzüne, para vermek istemiyoruz sana diye. Yemezdi. Karılarına kestiriyorlardı. Mesela karşı apartmandaki hırbonun faullerine bak, sağı solu farklı uzunluklarda, yamuk yumuk tıraşla insan içine çıkıyor bir de iblis. Şimdi anlıyordum sırıtışının nedenini. Yine geleceğime inanamıyordu bir türlü, yediği darbelerden canı çıkmıştı, kırk yıllık müşterilerini kaybetmişti, benim gibi nereden kopup geldiği belli olmayan bir yabancının dönebileceğine inancı yoktu. Umuyordum ki, bu önyargılı güvensizliği tıraş kalitesine olumsuz yansımasın. Tek başımayım, kendim zaten kesemiyorum saçımı, dedim, berberi motive etmek için. Bunu der demez, ensemdeki makasın ritmine başka bir renk geldi. Vaadime inandırmıştım galiba, kendimle içten içe gurur duydum.     

Kucağımda tedricen artan hoş bir ağırlık hissediyordum. Kül rengi kıllarım öbek öbek beyaz önlüğümün üzerine düşüşüyorlardı. Berber sessizliğe gömülmüştü. İşine konsantre olmuştu diye umuyordum. Bir kukla sanatçısı ustalığıyla kafama ve çeneme yön veriyordu. Bazen abanarak yapıyordu bunu, kafamın üstüne basan avucuna, itişlerine, çekişlerine çaresizce teslim olmuştum. Makasın rutin şıkırtısı canımı sıkmaya başladığından, konuşacak bir şey aradım. Ruhuma ektiğim sosyal mesafenin uzunluğu henüz ölçülemiyordu. İnsan içine çıkmadığımdan normal biri gibi konuşma yetimi kaybetmiştim. Aklıma Russell’a –  yaptığı bir röportajda ihtiyar hâlinin babaanneme çok benzediğini gördüğüm Russell’a – atfedilen berber paradoksu geldi. Bir kasabada saçını kesemeyen herkesin saçını kesen bir berber yaşarmış. Sence kendi saçını keser mi bu berber?, diyerek kıs kıs güldüm. Dondu kaldı. Makası elinden bıraktı. Gereksiz bir gerilimle doldu dükkan. Gülüşümü tuhaflıkla karşıladı. Elbette keser, kendi saçını da misler gibi keser, ama saçını kesemeyen kavatlar ona uğramazsa, ne yapabilir ki? İşte berber paradoksum burada talihsizce sonlanıyordu. Acaba Russell öte dünyadan bizi işitse ne yapardı, İngilizliğinden mütevellit gıcıklığıyla, saçma çok saçma, deyip geçerdi herhalde, diye düşündüm. Russell gibiler için doğrular vardı, yanlışlar, bir de üzerinde konuşmaya bile değer olmayan saçmalıklar. Fakat gündelik hayatın kıyısına uğrayamayan soyut mantıksal çıkarımları berberimin şahitliğinde dumura uğramıştı işte. Asıl saçmalığın daniskası sensin moruk demeye yeltenirdim, ama rahmetli babaannemi anımsattığından, kırıcı bir söz edip de saygıda kusur edemezdim. Mecburen hıncımı berberin vefasız müşterilerine boşalttım. Nasıl bir dünyaya geldik, şu sosyal mesafelerini kısalttıkları tek şey azgınlık, dedim. Kafasını salladı.   

Aynayı enseme tuttu. Eline sağlık usta ve görüşmek üzere dedim, giderken. O anda gözleri yine melül bir hâl aldı. Bir daha o dükkâna ben de uğramadım. 

ironi · kurmaca

Lazanya paradoksu

The God fearing Job, Gyula Kardos, 1900

Uzun zamandır uzak yollardan sabırsızlıkla beklediği manitası, namüsait hava koşullarını bahane ederek son anda gelmekten vazgeçmişti. O, hiç istifini bozmaksızın, Cumartesi akşamı için planladığı üzere lazanya pişirmeye koyuldu. Market alışverişini önceden yapmıştı. Yine de emin olmak için buzdolabına baktı. Lazanya için gerekli bütün malzemeler tamamdı. Malzemeleri mutfak tezgahına koydu. Ocak, tencere, tava, fırın, bıçak, rende, hepsi hazır ve nazırdı. Fakat her nasılsa, bir türlü lazanya yapamıyordu.

Bilmediği bir günah mı işlemişti? Tanrıya veryansın etti:

“Keşke dilediğim yerine gelse
Tanrı özlediğimi bana verse!
Anlayamadığım büyük işler yapıyorsun
Her şeye gücü yeten Tanrım, sen de görüyorsun ya
Her malzemem tamam, neden lazanya yapamıyorum?”

Tanrı artık çok yorulmuştu, Cumartesi hariç haftanın kalan tüm günlerinde dinleniyordu. Şabat gününde ise dünya durumlarına şöyle üstünkörü bir bakıyor, günü genelde kahkaha atarak geçiriyordu.  

Kahramanımızın kulağına ilahi alemden şöyle bir ses erişti:

“Dur da düşün Tanrı’nın şaşılası işlerini
Kendini haklı çıkarmak için beni mi suçlayacaksın?
Sana verdiğim aklını kullan, ey zavallı kulum!”

Akıl mı? Akıl bu konuda doğrusu hiç bir işe yaramıyordu. Kahramanımız feryad-ı isyanına devam ediyordu. Buna karşılık Tanrı’nın bu zavallı kulunun düştüğü duruma binaen bitmek bilmeyen kahkahalarından bıkıp usanan Şeytan devreye girmek zorunda hissetti kendini.  

Yusyuvarlak sıcacık hatlarını açıkta bırakan kırmızı bir elbise giyinmiş, endamı lezzetli buruk şarap tadında cilveli bir hanım donunda beliren Şeytan’ın çaldığı kapıyı açınca, gördüğü kösnül manzaradan nutku tutulan kahramanımızın aklı o anda işte tamamen gidiverdi. Aklı bir kenara bırakınca, nihayet şimşekler çaktı üzerine, aydınlanıverdi: Eksik olan lazanyaydı! Lazanya olmadan lazanya yapılamazdı, elbette… Bunu gören Tanrı şöyle bir homurdanarak uykuya daldı.

ironi · kurmaca

Sakal paradoksu

Eline tıraş makinesini aldı, yeni tanıştığı zeytin gözlü beyaz peynir kıvamında bacaklı genç kız sakalını keserse çok daha yakışıklı olacağını söylemişti ona. Bir hülyaya kaptırdı kendini. Düşününce onun gözüne girebilir, sakalın gitmesiyle birlikte kızla arasındaki yaş farkı da azalabilirdi hem.

Bir süredir takıldığı, gününü gün gecesini gece ettiği, sarı boyalı saçlı delikli Kars gravyerini andıran uzun bacaklı iki çocuklu dul olgun kadın ise sakalının ona çok yakıştığını söyleyip duruyordu.

İlk jilet darbesinde, aklına olgun kadınla olan ilişkisini bozuyor olma tehlikesi düştü: Öyle ya, ya tıraş sonrası çocuk suratlı olup da onun ilgisini kaybederse? Fakat artık çok geçti. Sakalı bir miktar incelmişti bile… Burada bıraksa olurdu.

Fakat genç kızın yağlı beyaz peynir ve zeytin kıvamındaki duru güzelliğini hayal edince, makinenin sakalını bir kat daha arşınlayıp daha da inceltmesine engel olamadı.

Sakalına son darbeyi indirmeye çok az kalmıştı ki, Kars gravyerinin imgesinde beliren düşsel şehvete karşı koyamadı, hemen oracıkta oportünizmin bataklığına teslim olup, orta bir yol bulmak kurnazlığından medet umarak, en azından bıyığını bırakmaya karar verdi. Tabii onunla birlikte çenesinde dudak altında bir tutam kıl bırakmayı ihmal etmeyerek.

Gel zaman. Git zaman. Genç zeytin gözlü beyaz peynir bacaklı güzel kız ona yüz vermedi. Edepsiz alaycı bir tavır takınarak hem de. Hatta sanki bırakmış olduğu şu bıyığı kıza geçici bir süre uğramıştı da, kız o bıyığın altından kıs kıs gülmekte idi onu gördüğünde. Başka bir deyimle: Kendi bıyığının altından kendi bıyığına gülünüp geçiliyordu.

Kars gravyeri kıvamında uzun bacaklı boyalı sarı saçlı olgun kadın ise onu yatakta bu hâliyle görünce kahkaha attı. Aslında hiç de kötü bir niyeti yoktu. Pekâlâ, bıyık ve çenede bir tutam kılla kabul edebilirdi onu. Ama bahtsız kahramanımızın incinmiş gururu maalesef bu durdurulamayan kahkahayla iyiden iyiye ayaklar altına alınmıştı. Sinirden çılgına dönerek, köpürerek, bağırıp çağırarak koşarcasına çıkıp gitti adam…

Ağlak bir halde evinde buldu kendini. İlk iş olarak banyoda ayna karşısına geçip, aynada beliren suretine birkaç kez tükürdü. Tükürük bezleri yoruluncaya kadar, tekrar tekrar. İkinci iş olarak makinayı alıp yüzündeki son kılı tüyü almakla kalmadı. Hızını alamayıp kafasını da kazıdı. Sıfıra.    

kurmaca · masal · Uncategorized · Zeitgeist · şimdiki zaman

Bunamak

Richard Wilson (1760); The White Monk; (c) Royal Academy of Arts / Photographer credit: Prudence Cuming Associates Limited

Vuslat olmadı ki, hasret olsun?

Bizim kaybolmuşluğumuz kendisine tamamıyla yabancı bir kente ayak basan, arada haritasını kaybetmiş, geldiği ülkenin dilini bilmeyen yabancı bir turistin perişanlığına hiç benzemiyor. Biz, daha çok o kentte nereye gideceğine dair en ufak bir kanısı ve sezgisi olmayan şaşkın bir Alzheimer’lıya, bir bunağa benziyoruz. Elimize biri harita ya da pusula tutuştursa bile, anlamsız gözlerle bakacağız ona. Bir yandan da harita özlemindeymişiz gibi boşluk bilmez boğucu kurgulara maruz bırakacağız kendimizi. Fakat elimize harita tutuşturmaya kalkışacak kendini bilmez meczuba alaycı gözlerle bakacağız yine de. Her gün seyreylediğimiz kurgusal karakterlerin yanına bile yaklaşamaz o budala. Etrafı örümcek ağlarıyla kaplanmış bu çok katmanlı mağaranın dışından içine vize verilebilir mi? Bu kadar duvardan içeri sızan ışık olur mu hiç?

Başımıza aslen bir olay gelmiyor olsa da, dürtüklenip mutlu olmaya ya da azgınca bir öfkeye kapılmaya hazır gibiyiz. Muhatabın aslen bir önemi de yok. Bir olay tanımı gereği zaman ve mekanda vukuu bulur, biz onu da kaybettik. Anlamlandırmaya takatimizin kalmadığı, birbiriyle ilişkisi müphem bu film kareleri silsilesinde savrulup duran, duygu karmaşasına gömülü şuurdan yoksun bunaklarız. Bir gün methiyeler dizdiğimiz ilahlara, ertesi gün yüzümüzü ekşitip küfürler savurmamız bundan. Öyle hissediyoruzdur çünkü.

Aynalar en korkunç eşyalardır. Yasaklanmıştır bu diyarda. Aynaların yerini ekranlar almıştır, bizim yerimize gülen, ağlayan, aşık olan, cinayet işleyen, zulmeden, direnenler almıştır. Topluca yargılar, topluca kucak açarız ilahlara da, yeri geldiğinde topluca idam edeceğimiz gibi. Neden? Çünkü öyle hissetmişizdir. Olur da biri paramparça hâlimizi yüzümüze yansısa, aynaların üzerinde tepinecek ve mevzuyu unutacağızdır. Ekranlarda ayna güzellemeleri yaparak, hatırlamaya çalışa çalışa unutacağızdır hem de. Hafıza kaydedelim diye diye bunadık. Hafızayı suretsiz resimlere nakşettik biz. Ağzımızdan zorlama sırıtışlar eşliğinde buz gibi çıkan hesaplı kibar sözcükler, gelebilecek olası tekinsiz karşılıklara alınmış önlemlerdir. 

İçimizden biri, kendini önemli sayan ama sıradan, hemen hepimiz gibi artık hiç rüya göremeyen, yorgun ve yılgın bir adam, mevsimlerin şaştığı ince yağmur ertesi ayaz bir öğle vakti, bunaklar diyarında hedefsiz yalpalayarak yürüyor, rastgele ne idüğü belirsiz şarkılar mırıldanıyordu kendi kendine sokaklarda. Rüyaları gibi hayalleri de bir türlü kristalize olamıyordu adamın. Bir çiğ damlası gibi düşüyorlardı toprağa ve düşer düşmez, anında buharlaşıyorlardı, döllenmeye fırsat bulamadan kürtaja uğruyor gibiydiler.

Zavallı sümüklü böcekler yağmurun çiselemesine aldanmış, hepsi birden başlarını çıkarmışlardı topraktan. Yaşlı beyazlara bürünmüş bir ak sakallı çıktı önüne ve salyangoz cesetlerini işaret etti kahramanımıza. Oraya buraya koşturan kalabalık, büyük felaketlerin kahinleri olmuş salyangozları eziyor, çatır çutur sesler çıkıyorlardı kabuklardan. Hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu kalabalık. Çoktan kanıksamışlardı bunu da.

“Boş ver salyangozları”, dedi adam. “Yalan da olsa yürüyoruz işte. Bir yolumuz olmasa da…”

“Takip edersen beni, bir yol vereceğim sana.”

Ağzını açmaksızın, dudaklarını kıpırdatmaksızın, bir ses çıkarmaksızın aktardı bu vaadi ona ihtiyar. Nice sözler vardır, uzun mesafeler boyunca sessizce dolaşırlar aramızda. Fark edenimiz çok az olur ama virüsler gibi döne dolaşa işgal ederler ruhumuzu.

Ak libaslı, ak sakallarından yüzü gözü kapanmış bu ihtiyarı gözleri bir yerlerden ısırıyor gibiydi. Yakınmaktan alıkoyamadı kendini. Dert yanmaya başladı ona.

“Rüyalarımı kaybettim ihtiyar. Ne çok şey beklediğim gibi – kavuşmak bile, ayrılık bile, yalnızlık bile… Zalim fütursuzca sergiliyor zulmünü, yalancı yüzü kızarmaksızın söylüyor yalanını, kalabalık kurban kılığında bir çakal sürüsü gibi abanıyor kurbanına – nerede eşek şakaları, çat kapılar, davetsiz misafirler, muğlak sorular, mızıklar, nerede karşılıksız sorgusuz sualsiz teslimiyetler – ihanet bile kurnazca hesaplanmış bir formülün parçası burada! Hiç teklemiyor işinde gücünde olan, yaşama gönül rahatlığıyla dönerken sırtını, bir kez olsun aksatmıyor görevini. Nerede ağzım açık, beni hayrete düşüren rengarenk rüyalarım? Yol demek ağırlık demek. Onu yüklenebilir miyim, bilmiyorum, ihtiyar. Kaybettiğim rüyalarımı isterim senden.”

Derin bir yerlerden aynı lakırdıyı duyar oldu.

“Bir yol vereceğim sana. Evime gel.”

Yaşlı adamın uyarısını dikkate aldı kahramanımız, salyangozlara basmamaya o da özen gösterdi birlikte yürürlerken. Ya bu serseri, onu soymak isteyen, balık hafızasından faydalanmak isteyen adi bir suçluysa? Bu korkusu ortaya çıkar çıkmaz, derhal tuzla buz oldu, unuttu gitti onu da. Fırtına çıkmıştı, üşüyordu, titremeye başlamıştı ve bir türlü bu ak libaslı garip herifin evine varamamışlardı. Sıcak mıydı acaba kulübesi?

Yol boyunca kalabalıklar giderek azaldı. Engin bir denizin kıyısına vardıklarında, iyice tenhaydı artık ortalık, başbaşaydılar.

“Benim evim burası. Bundan sonra ayrılacak yollarımız. Sözümü yerime getirmiş oldum işte.”

Elini yüzüne değdirince kavradı kırışıklıklarını kahramanımız. Gözünden süzülen damlalardan birini tek tük düşen yağmur damlalarından sakınır gibi parmağına alıp dudağına dokundurdu, tuzumsu tadına baktı. Durduramıyordu kendini artık. Dökülen her bir göz yaşına karşılık, puslu hatıralar birer birer canlanmaya başladılar.

“Ya rüyalarım, kaybettiğim rüyalarımı geri verecektin bana” diye bağırdı arkasından denizin ötesine doğru yönelen ak libaslının. Durdu, bir anlığına ve son kez başını ona döndü ihtiyar, gülümsedi. İhtiyarın gülümseyen sureti tedricen, alnından başlayıp boynuna doğru, unuttuğu o yârin ışıltılı yüzüne dönüştü.

Pencereden süzülen ışıktan kamaşınca gözleri, uyandı uykusundan kahramanımız.

ironi · kurmaca

Harbiden paradoksal kıssalar

(i)

yağmur dindiği hâlde, temkini abarttığından olacak, şemsiyesini açık bırakarak dolaşan adamın hikâyesidir.

etrafındaki alaycı bakışlara aldırmaz ama sonunda akıl eder de, şemsiyesini kapar. işte tam o anda fırtına kopar, aniden gökten bir kova su boşalır üzerine.

(ii)

her harfi muntazam yazan tertipli olduğu kadar dikkatli, mükemmeliyetçi yazarın hikâyesidir.

öyle ki yanında hep taşıdığı silgisini bir gün bile kullanmak ihtiyacı duymamıştır, silgiyi hiç eskitmemiştir.

bir gün silgisini kaybeder. ve tam o gün çarpık çurpuk, hatalarla dolu yazmaya başlar. hatalarını silmek için eli istemsiz cebine gider. silginin kaybolduğunu hatırlar.

silgi aslında silmediği sürece, onun yanlışlarını silmeksizin engelleyegelmiştir, diye düşünür.

(iii)

kendisine alınan uzaktan kumandalı arabayı kullanmaya kıyamayan, onu arada odasından getirip bir masada izlemekle yetinen küçük çocuğun hikâyesidir.

bir gün komşunun çocuğuna gösterir arabasını, gururla. söz konusu komşunun çocuğu yanlışlıkla kumandanın düğmesine dokununca, araba masadan hızla aşağıya uçar ve bir tekeri dingilden çıkıp fırlar.

kumanda düğmesine tüm gücüyle bassa da tekerleği eksik araba artık gidememektedir.

eh, araba önceden de gitmiyordu. öyleyse bu vahim olaya üzülmek boşuna değil midir? çocuk bunun farkına varana kadar aradan yıllar yıllar geçecektir.