duyumsayıklamalar · satir · şimdiki zaman

Olağanüstü hâllerimiz

Eğer bir Türk Gregor Samsa, sabah uyandığında dev bir Wuhan virüsüne dönüşmüş olsaydı, halkımız vatansever hislerle birleşmekte gecikmez, onu kolonya yağmuruna tutarlardı. Gerçekten de artık gittiğimiz restoranlardan mobilyacılara kadar herkes limon kolonyasını size sorma gereği dahi duymadan sıkmaya başlıyorlar. Bu cömert ikrama itiraz etme hakkınız yokmuş gibi.

Daha bir önceki dükkanda kolonya sıkılmıştım bahanesini öne sürüp de elinizi hızla çekmeye muvaffak olursanız, az önce misafirperver duygularla sizi karşılayan dükkan sahibinin kötü bakışlarına maruz kalacaksınız. Bu kadar adamın ölümüne şimdiden sebebiyet vermişsinizcesine suçlu ilan edecekler sizi.

Arabanız olduğu hâlde toplu taşımaya adım atmaya cüret mi ettiniz, siz bir cahilsiniz. Bu cehalet suçlamasına aşağıdan yukarıya tüm sınıflar devletler nezdinde katılacak ve ellerinde gelse sizin kör cehaletinizi öldürmek üzere kolonyaları birleştirecek ve sizi cehaletinizde boğacaklardır. Bu virüsle ilgili şaka yapmaya mı kalktınız. Aman allahım, bir sürü insan teker teker ölüyor. Ne kalpsizsiniz siz. Ne vicdansız. İnanmasanız da dualarınızı her gün ölmekte olan fakat hiç tanımadığınız insanlara gönderme pozu kesmeniz kâh sokakta (sokak kaldı mı ki?), kâh sosyal medyanın cıvımış çamurunda pozitif enerjili emojilerle desteklenecektir.

Anlamalısınız ki. Bu balık hafızalı güruh sosyal medyada ilk sıralarda gördüğü tüm ölümlere ortak olmanızı şart koşmaktadır. Yüzünüzü buruşturmanız ilk şarttır. Ruh hâlinizi bu yüz buruşturmasına sarmanız her şeyi kolaylaştıracaktır.

Evlere tıkadılar sanıyorsunuz mu bizi. Hayır, ev, bir dışarısı ile birlikte var olduğunda kendi anlamını bulur. Ev ve kamusal alan gibi. Ev ve öteki evler gibi. Ev ve mahalle kahvesi – birahanesi gibi. Ev ve agora gibi. Fakat, dışarısı sürekli olağanüstü hâller hâlinde ilk akla gelerek türlü makarna ve bilumum bakliyat için üşüşülen bir süper market olamaz. Keza tüm hayvani ihtiyaçların online alışverişe bağlandığını bir kereliğine varsaysak, dışarısının fiziki olarak da günbegün imha olmakta olduğu idrak edilecektir. Demek ki evimizin içini de dışarısıyla birlikte aslen kaybettik. Biz içinden çıkılması imkân dışı olan bir kafese gönüllü hapsolmuş mahlûkatlarızdır artık. Sürekli güncellenen makul komutlar dahilinde hayatta kalmaya çalışan mahlûkatlar…

Bu durumu Starbucks tipi ders çalışmak, kitap okumak, yazılar çizdirmek için “yalnız” gidilebilen self-service kafelerden de anlayabiliriz. Orada bir garsonun masamıza uğramasına, bizimle göz göze gelmesine tahammülümüz yoktur. Kahveyi elimize aldığımız andan itibaren kısa süreliğine de olsa evimizde hissetmek isteriz. Oturduğumuz masada bir kitaba, cep telefonuna yahut bilgisayara bakakalarak var ettiğimiz yalnızlığımız hiç kimse tarafından gölgelenmeye gelemez. Bir çok diğer yalnız “transparan ev parçalarını” gören sandalyemiz aracılığıyla evde olma duygusu ikame edilir. Arada attığımız kaçamak bakışlar, bir komşuyu safça ve haklı olarak röntgenlemek gibidir. Tuvalete gittiğimizde masada bırakılan bilgisayara sahip çıkmakla yükümlü tuttuğumuz komşulardır yan masalar…

Öyle ki, söz konusu kafelerde kendimizi tıkadığımız güvenli kafesimizin üstümüze sindirip sindirip biriktirdiği o anlaşılmaz lanet angst üzerimizden gider de, kısa süreliğine de olsa bir evde olmaklık duygusu yaşarız. Evsiz Şarkiyatçı bir turistin uzak yoksul bir ülkedeki bir eve uğrayışına benzer bu.

iç döküş · satir

Gergedanlar

Her biri gergedana dönüşüyordu. Kadınlı erkekli. Ama en çok da sahte, vasat ve yavşak olanları. Ağızlarından köpüklü salyalar sızarken vızıldıyorlardı. Hep bir ağızdan. Zaten bir gergedan kendi başına hiçbir şeydi. Onlar sadece koro halinde hırıltılı sesler çıkarabiliyorlar, ve bir yaşam belirtisi gösterebiliyorlardı böylece. Kibarca korkuyorlardı. İşlerini layıkıyla ve efendilerinin bir dediğini iki etmeden ama korkuyorlardı işte. Ödleri istemsiz kopuyordu.

Neden olacak? Her an yerlerinden olabilirler diye. Midelerine dolacak onca yemek imkanı hiç olursa eğer, kocaman evlerinden, rengarenk oyuncaklarından, sahte selamlaşmalardan ve o çok sevdikleri son model arabalarından, resimlerini çektikleri yapmacık kediciklerinden, şımarık obez ve kolejli yavrularından ayrı kalırlarsa eğer… Ah, o kibar gergedanlar… Günaydınlar, iyi öğleden sonralar ve kolaylıklar…rhinoceros.jpg

Ya da ne bileyim, yasaya hayli aykırı bir iş başlarına çıkar da, hem de olanca masumiyetlerine ve götümsü kibarlıklarına rağmen olur da bürokratik ehliyetlerine el konulur da, o koca götlerini yasladıkları rahatlı koltuklardan ayrı kalır da, ele güne akrabaya konu komşuya tüm bir devlete rezil olurlar diye. Onların kendileri gibi beslemeyi ihmal etmedikleri uyuz kedileri vardır, yahut süs köpekleri. Süs köpecikleri aynı kendilerine çekmiştir, annecik ve babacıklarına. Ay ne çok tatlılar. Layk layk layk. Hepsi de efendisine boyun eğen şuncacık biricik ufacık tefecik domuzcuk hayvancıklardır ailecek. Ve olur da, kaderin ağlarına yem olup geberip gitseler, gergedanlar bol göz yaşı akıtırlardı elbette yavrularının ardından. Yumuşacık yürekleri yufkadan börek. Onların göz yaşları yere düşse buhar olup, geride kusmuklu bir koku bırakır. Sözcükleri kadar sahte. Koca memeli ve kocaman göbekli gergedanlar basbayağı elektronik, sanal, şişme ve yalandılar. Ellerinden düşmeyen cep telefonları, rüzgar nereye eserse oraya döner boynuzlarına benzemiştir.

Barındıkları o şehirimsi kadar zevksiz tabelalı sıçmıklı dürümlü restoranlarda yedikleri tonlarca  yemeğin, aksırıncaya ve de tıksırıncaya değin sözünü etmeden de duramazlardı, ha. Ve gergedanların en büyük paradoksları işte: domuzuna sağlıklı yaşam… Onlar geberip de kalsa, dünya gergedansız olabilemezdi, değil mi? O geviş getirdikleri mideleri el vermezdi elbet… Yemeği de korkarak, bazen çekinerek, hep oldukları gibi suçlu ve hep el pençe.

Ey rüküş gergedanlar, soyunuz tükenecek sizin de. O zaman hep birlikte tükürülecek mezarınıza.  Boris Vian dahil.