kurmaca · masal · Uncategorized · Zeitgeist · şimdiki zaman

Bunamak

Richard Wilson (1760); The White Monk; (c) Royal Academy of Arts / Photographer credit: Prudence Cuming Associates Limited

Vuslat olmadı ki, hasret olsun?

Bizim kaybolmuşluğumuz kendisine tamamıyla yabancı bir kente ayak basan, arada haritasını kaybetmiş, geldiği ülkenin dilini bilmeyen yabancı bir turistin perişanlığına hiç benzemiyor. Biz, daha çok o kentte nereye gideceğine dair en ufak bir kanısı ve sezgisi olmayan şaşkın bir Alzheimer’lıya, bir bunağa benziyoruz. Elimize biri harita ya da pusula tutuştursa bile, anlamsız gözlerle bakacağız ona. Bir yandan da harita özlemindeymişiz gibi boşluk bilmez boğucu kurgulara maruz bırakacağız kendimizi. Fakat elimize harita tutuşturmaya kalkışacak kendini bilmez meczuba alaycı gözlerle bakacağız yine de. Her gün seyreylediğimiz kurgusal karakterlerin yanına bile yaklaşamaz o budala. Etrafı örümcek ağlarıyla kaplanmış bu çok katmanlı mağaranın dışından içine vize verilebilir mi? Bu kadar duvardan içeri sızan ışık olur mu hiç?

Başımıza aslen bir olay gelmiyor olsa da, dürtüklenip mutlu olmaya ya da azgınca bir öfkeye kapılmaya hazır gibiyiz. Muhatabın aslen bir önemi de yok. Bir olay tanımı gereği zaman ve mekanda vukuu bulur, biz onu da kaybettik. Anlamlandırmaya takatimizin kalmadığı, birbiriyle ilişkisi müphem bu film kareleri silsilesinde savrulup duran, duygu karmaşasına gömülü şuurdan yoksun bunaklarız. Bir gün methiyeler dizdiğimiz ilahlara, ertesi gün yüzümüzü ekşitip küfürler savurmamız bundan. Öyle hissediyoruzdur çünkü.

Aynalar en korkunç eşyalardır. Yasaklanmıştır bu diyarda. Aynaların yerini ekranlar almıştır, bizim yerimize gülen, ağlayan, aşık olan, cinayet işleyen, zulmeden, direnenler almıştır. Topluca yargılar, topluca kucak açarız ilahlara da, yeri geldiğinde topluca idam edeceğimiz gibi. Neden? Çünkü öyle hissetmişizdir. Olur da biri paramparça hâlimizi yüzümüze yansısa, aynaların üzerinde tepinecek ve mevzuyu unutacağızdır. Ekranlarda ayna güzellemeleri yaparak, hatırlamaya çalışa çalışa unutacağızdır hem de. Hafıza kaydedelim diye diye bunadık. Hafızayı suretsiz resimlere nakşettik biz. Ağzımızdan zorlama sırıtışlar eşliğinde buz gibi çıkan hesaplı kibar sözcükler, gelebilecek olası tekinsiz karşılıklara alınmış önlemlerdir. 

İçimizden biri, kendini önemli sayan ama sıradan, hemen hepimiz gibi artık hiç rüya göremeyen, yorgun ve yılgın bir adam, mevsimlerin şaştığı ince yağmur ertesi ayaz bir öğle vakti, bunaklar diyarında hedefsiz yalpalayarak yürüyor, rastgele ne idüğü belirsiz şarkılar mırıldanıyordu kendi kendine sokaklarda. Rüyaları gibi hayalleri de bir türlü kristalize olamıyordu adamın. Bir çiğ damlası gibi düşüyorlardı toprağa ve düşer düşmez, anında buharlaşıyorlardı, döllenmeye fırsat bulamadan kürtaja uğruyor gibiydiler.

Zavallı sümüklü böcekler yağmurun çiselemesine aldanmış, hepsi birden başlarını çıkarmışlardı topraktan. Yaşlı beyazlara bürünmüş bir ak sakallı çıktı önüne ve salyangoz cesetlerini işaret etti kahramanımıza. Oraya buraya koşturan kalabalık, büyük felaketlerin kahinleri olmuş salyangozları eziyor, çatır çutur sesler çıkıyorlardı kabuklardan. Hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu kalabalık. Çoktan kanıksamışlardı bunu da.

“Boş ver salyangozları”, dedi adam. “Yalan da olsa yürüyoruz işte. Bir yolumuz olmasa da…”

“Takip edersen beni, bir yol vereceğim sana.”

Ağzını açmaksızın, dudaklarını kıpırdatmaksızın, bir ses çıkarmaksızın aktardı bu vaadi ona ihtiyar. Nice sözler vardır, uzun mesafeler boyunca sessizce dolaşırlar aramızda. Fark edenimiz çok az olur ama virüsler gibi döne dolaşa işgal ederler ruhumuzu.

Ak libaslı, ak sakallarından yüzü gözü kapanmış bu ihtiyarı gözleri bir yerlerden ısırıyor gibiydi. Yakınmaktan alıkoyamadı kendini. Dert yanmaya başladı ona.

“Rüyalarımı kaybettim ihtiyar. Ne çok şey beklediğim gibi – kavuşmak bile, ayrılık bile, yalnızlık bile… Zalim fütursuzca sergiliyor zulmünü, yalancı yüzü kızarmaksızın söylüyor yalanını, kalabalık kurban kılığında bir çakal sürüsü gibi abanıyor kurbanına – nerede eşek şakaları, çat kapılar, davetsiz misafirler, muğlak sorular, mızıklar, nerede karşılıksız sorgusuz sualsiz teslimiyetler – ihanet bile kurnazca hesaplanmış bir formülün parçası burada! Hiç teklemiyor işinde gücünde olan, yaşama gönül rahatlığıyla dönerken sırtını, bir kez olsun aksatmıyor görevini. Nerede ağzım açık, beni hayrete düşüren rengarenk rüyalarım? Yol demek ağırlık demek. Onu yüklenebilir miyim, bilmiyorum, ihtiyar. Kaybettiğim rüyalarımı isterim senden.”

Derin bir yerlerden aynı lakırdıyı duyar oldu.

“Bir yol vereceğim sana. Evime gel.”

Yaşlı adamın uyarısını dikkate aldı kahramanımız, salyangozlara basmamaya o da özen gösterdi birlikte yürürlerken. Ya bu serseri, onu soymak isteyen, balık hafızasından faydalanmak isteyen adi bir suçluysa? Bu korkusu ortaya çıkar çıkmaz, derhal tuzla buz oldu, unuttu gitti onu da. Fırtına çıkmıştı, üşüyordu, titremeye başlamıştı ve bir türlü bu ak libaslı garip herifin evine varamamışlardı. Sıcak mıydı acaba kulübesi?

Yol boyunca kalabalıklar giderek azaldı. Engin bir denizin kıyısına vardıklarında, iyice tenhaydı artık ortalık, başbaşaydılar.

“Benim evim burası. Bundan sonra ayrılacak yollarımız. Sözümü yerime getirmiş oldum işte.”

Elini yüzüne değdirince kavradı kırışıklıklarını kahramanımız. Gözünden süzülen damlalardan birini tek tük düşen yağmur damlalarından sakınır gibi parmağına alıp dudağına dokundurdu, tuzumsu tadına baktı. Durduramıyordu kendini artık. Dökülen her bir göz yaşına karşılık, puslu hatıralar birer birer canlanmaya başladılar.

“Ya rüyalarım, kaybettiğim rüyalarımı geri verecektin bana” diye bağırdı arkasından denizin ötesine doğru yönelen ak libaslının. Durdu, bir anlığına ve son kez başını ona döndü ihtiyar, gülümsedi. İhtiyarın gülümseyen sureti tedricen, alnından başlayıp boynuna doğru, unuttuğu o yârin ışıltılı yüzüne dönüştü.

Pencereden süzülen ışıktan kamaşınca gözleri, uyandı uykusundan kahramanımız.

Uncategorized

Her şeyin sonu mu?

Bir yandan her şeyin sonunu ilan edenler; öte yandan geçmişin dilini (Eski Yunan’ın, İslam’ın ya da 19. yy Marksizminin vs.) kullanarak buna şiddetle karşı çıkanlar… Hangi taraf doğru? Kim haklı?

Bildiğimiz anlamda sınıfların, felsefenin, bilimin, şiirin (Adorno?) ya da romanın (Philip Roth?) sonundan bahsetmek bir “entelektüel” nihilist çılgınlıktan ya da küçük burjuva şımarıklığından mı ibaret? Bu tartışmayı yapmaktan kaçınamıyor oluşumuz, bir son duygusundan kurtulamıyor oluşumuz aynı zamanda reaksiyoner cevaplar yaratıyor. Bir suçlu aranıyor ve çeşitli isimler takıyor reaksiyonerler. Bu isim takmaların en ucuzu, en banali ve komiği: “Seni postmodernist seni! Hep senin yüzünden bütün bunlar!” İronik olan şu ki, kullanılan “arkaik” dil, suçlamayı yapanları her şeyden çok postmodern kılıyor.

Her şeyden önce bizzat bu tepkiler, Zeitgeist’da bir semptoma – suçlamalarla, arkaik dil kullanmakla çözülemeyecek bir kırılma momentine, bir yarığa işaret ediyor.

Bu blogdaki yazılar, söz konusu kırılmayı kendince anlamlandırmaya, bu krizin etrafından dönmeye çalışacak. Bunu yaparken, alalade bir blog olmanın avantajını kullanmaktan çekinmeyip, hata üzerine hata yapacak, gerektiğinde sıkıcı ve bol miktarda informal bir dil kullanacak ki; yazarının zihni bu konuda “inşallah” daha bir billurlaşsın ya da temizlensin… Dünya ne kadar bencilse, o kadar bencil bir blog olacak kısaca. Ama “düzeyli” olduğu sürece her türlü önerinize, yorumunuza sonuna kadar açık, elbette…

Bu arada “ismini” tabii ki Julian Barnes’ın o enfes romanından alıyor.