eleştiri · Nizetzsche · orta sınıf · şimdiki zaman

Kafalardaki maskeler

Tarihte ilk resmi sigara karşıtı kampanya Alman Nazi hükümetine kısmet oldu diye biliyorum. Bizatihi Hitler yeminli bir sigara karşıtıydı, etrafındaki bağımlı arkadaşlarına sigarayı bıraktırmaya uğraşırdı. Bunun yanında hayvanseverliğiyle de bilinirdi, son yıllarında bir vejetaryen olmuştur. Gün içinde düzenli sağlık amaçlı yürüyüşler yapmayı severdi. Ayrıca ırksal temizliğinin haricinde, beden temizliğindeki obsesyonuyla da bilinen Führer’in başka bir ilginç yanı da gün içinde dört defa duş alma alışkanlığıdır.

Şaşırtıcı değil. Geçen senelerde Nazi hükümetinin sigara karşıtlığı kampanyasını anlattığım orta sınıf hassasiyetleri kuvvetli bir grupta tepki çektim. Açık havada dağda bayırda yapacağımız bir etkinlikte “sigara içme” yasağı getirmeye çalışanlar üzerine çıkan bir tartışmada oldu bu. Nasıl olur da birileri onları pasif “zehirlemeye” kalkışmaya cüret ederdi? Aynı tipolojiye sorsanız, komşusu zırnık gürültü yapamaz, aşk’ı yüceltmeye kalkışır da, sigara içen kirli bir tipe asla “aşık” olamaz, küfürlerde semantik – etimolojik analiz yapmaya kalkışıp, sadece tende ve bedende değil sözcüklerimizde ve tarihte bile hijyen arar. Farkında olarak ya da olmayarak, kontrol toplumunun gönüllü polisine dönüşmüştür bu güruh. Führer postmodern dünyamızda reenkarne olsa, eminim onlarla gurur duyacaktı.

Aynı tipoloji, şiddet’in her türlüsüne karşı olduğu iddiasındadır. Sanki fiziksiz biyolojisiz, sürtünmesiz, hareketsiz, kimliksiz, cinsiyetsiz, kirsiz passız, pür simüle bir ortam obsesyonu içerisindeymiş gibi konuşur, ona göre hareket eder. Uzay – zamanda varolmakta olanı olduğuyla kabul edemez bir türlü. Sürekli kontrol, sürekli çeki düzen verme hastalığından mustariptir. Örneğin futbolda bile “adaletsizliğe” izin verilmez bu simüle toplumda, kameralarla yeniden ve yeniden zamanı geriye alarak, tartışmalı pozisyonların izlenmesini ve öyle karar verilmesini gururla emreder. Bir Maradona’ya, Tanrı’nın eline, yani “ilahi”, zorunsuz edime, bir mucizeye izin verilmez orada.

Özgürlüğü de tanımlamış olduğu bu temiz kişisel alana hapseder. Lince ve lanetlemeye bir hayli yatkın, “akıldan bihaber” ama kendini pek akıllı sayan acayip orta sınıf obsesif mentalitenin hegenomik meşruiyetinin tavan yapması ile, sıradan bir viral epideminin toplumun bireyleri üzerindeki etkilerinin neler olabileceğine şahit olundu bu ülke özelinde de. Binde bir oranında bile olsa ölebiliyor olabilmelerini bir türlü kabullenemediler. Cuma günü işten çıkan, muhtemelen buzdolabı boş bir işçinin ani sokağa çıkma yasağıyla marketlere üşüşmesini, Kola almasıyla bile çok bilmiş malumatfuruş bir akılsızlıkla alay edebilecek zavallıklara düştüler.

Malangatana Ngwenya, Mozambik, 1967 (Londra, Tate Modern, 2019)

Daha da korkunç olan, bir hastanın yalnız bırakılması, bir cenazenin bile yapılamaz hâle getirilmesiydi, bedenin yalnız başına teknik önlemlerle betonlanarak gömülmesinin meşruiyet kazanmasıydı. Veba ve benzeri çok daha ciddi bulaşıcı hastalıklardan, kıtlıklardan, toplu kıyımlar gibi çok çeşitli belalardan geçmiş insanlığı akla getirince, en katı dindar topluluklarda dahi, yüzlerce yıl aktif kalagelmiş ibadethanelerin alkışlar eşliğinde kapanması, aslında çoktan bambaşka bir çağa sürüklendiğimizin en tipik işareti oldu.

Toplumun bir toplum olabilmesinin en temel özelliği “ritüellerimiz” değil miydi? Orta sınıf tipolojisinin küçümsediği sembolik ortak kodlarımız değil miydi bizi “insan” kılan, öteki ile ilişkilenmemizi ve iletişmemizi sağlayan?  

Mesele prima facie göründüğü gibi sigara bağımlılığı ve akciğer kanseri meselesi değil. Temel insan korkularını aşan bir yere sürüklendik. Bir yığınsal canavara dönüşen, kendini haklı ve ötekini küçük gören bu akılsız sürü ahlâkında, bahsettiğimiz bu Aryanik güvenlik saplantılı korkak mentalitede, özel alan ve hijyen saplantısında, aslında bildiğimiz anlamda yaşamaya hiçbir yer yok. Kendi elleriyle kendileriyle birlikte hepimizi nefessiz bırakıyorlar. Ölmemek adına elinden geleni ardına koymayacak ama aynı zamanda otantik anlamda bir yaşama da olanak vermeyecek bir simülasyonu, küresel pazar ekonomisinin ve güçlerinin muazzam desteğini alarak Platon’un ünlü mağarasına çok katmanlı duvarları ördüler. Gölgelerin gölgelerinin gölgelerine maruz kalan seyircilere dönüverdik. Fakat yaşam, çıplak hayatta kalmaktan çok ötede organik, riske, devinime, mucizevi zuhura yani yeniye açık olduğunda kendini otantik olarak örgütleme şansına sahip olabilir, bu tımarhaneden çıkılabilir.

Maskeler ne de çok yakışıyor şimdilerde Nietzsche’nin poetik başyapıtında tasvir ettiği Son İnsanlar’ına:

“Son insan en uzun süre yaşayandır. Biz mutluluğu bulduk der – son insanlar
.…
Hasta olmaya ve güvensizlik duymaya günahkârlık gözüyle bakar son insanlar: temkinli olurlar. Hâlâ taşlara ya da insanlara takılıp tökezleyen, budaladır!

Çalışırlar hâlâ, çünkü çalışmak bir eğlencedir. Ama eğlenceden bitkin düşmemek için de önlem alırlar.

Herkes aynı şeyi ister, herkes aynıdır: başka türlü hisseden kendi ayağıyla gider tımarhaneye.

Kurnazdırlar ve bilirler tüm olup biteni: bu yüzden sonu gelmez alaycı sözlerin. Hâlâ dalaşırlar birbirleriyle, ama uzlaşırlar çok geçmeden de – yoksa mahvolur mide. Gündüzün yaşanan küçük keyifler de var, geceleyin yaşananlar da: ama özen gösterirler sağlığa.”

eleştiri · iç döküş · yazı

Neden yazıyorum

Writing Drawing - New Yorker May 2nd, 1977 by Charles Barsotti
New Yorker (1977)

George Orwell aynı başlıklı (Why I Write) kısa denemesinde yazmayı sağlayan dört itkiden söz ediyordu: katıksız egoizm, estetik coşku, tarihsel itki ve politik amaç. Bu sayılan dört temel itkiyi farklı oranlarda bir yazarda bulunan bileşenler olarak okuyabiliriz.

Yakın zamanlarda arkadaşlarımla bu soruya dair laf ediyorduk. Hakikaten neden yazmalı ya da daha da önemlisi yazmalı mı, yazmaya bir lüzum var mı? Bir arkadaşım “yazmadığında yaşayabiliyorsan zaten yazma”ya getirdi sözü. Diğeri ise, “gelecekteki dostlar için yazmak gerekir” dedi.

İlkinin söylediği gibi yazının öyle yaşamsal önemde olduğundan pek emin değilim. Tersine, kendi adıma yaşamı yazının önüne almayı tercih ettiğimden, yazı yaşamı engelliyorsa, yazmayı o noktada kesmek gerektiğini düşünenlerdenim. Yazmaya gereğinden fazla kutsiyet atfının kaynağının da Orwell’in “katıksız egoizm” dediği dürtünün etkisinde kalmış yazarların bir tür bilinçli ya da bilinçsiz propagandası olduğunu sanıyorum. Bunlar bir de ölümsüzlük gibi beyhude ve trajikomik denebilecek nitelikte budalaca amaçlar edindiklerini de söylerler etraflarına. Yazma motivasyonları ağırlıkla bu dürtünün egemenliğinde olduğundan, zorunlu olarak yazmak edimini yaşamsal bir fonksiyona bağlamış olmalılar. Dikkat ederseniz, bu gerçekten keskin bir cümledir. Yaşam, yazmak dahil olmak üzere tüm kurgusal edimlerin ya da daha genel olarak lafların ve hatta hikâyelerin dışında bir yerde durur. Yazmak zorunda olarak yaşayan birinin yakın arkadaşı dahi olmak zor olmalı. Böyle birinin kuvvetli patolojik narsisistik eğilimleri olacağından, burnundan kıl aldırmayan, çevresine bazen aşırıya kaçmış bir nezaket bazense tersine bir kabalık olarak eziyet eden bir zavallı olması kuvvetle muhtemeldir. İşin kötüsü, çağımız birey ve grup narsisizmini zaten fişeklediğinden, bu yazarımız artık kendi narsisizmleri okşanmaksızın koşulsuz övecek bir okur kitlesinden de mahrum kalmaktadır. Sosyal medya çağında iyice zirveleşen birbirlerini “layklayıp” duran yazarlar ve okurların durumu, narsisist grandoise yazarın haşmetli nişanını söküp almakta, bu yazarlar (ama okumazları)  birbirlerini eşgüdümlü olarak esasen içerikten gayrı olarak övüp duran bir tuhaf güruha indirgemektedir.

İkinci arkadaşımın “gelecekteki dostlara yazmak” vurgusunun ise daha çok Orwell’in tespit ettiği tarihselci itki kategorisine yakın olduğu görülüyor:  “Şeyleri oldukları gibi görme, gerçekleri bulma ve gelecek nesillerin kullanımı için saklama arzusu.” Bu itkininse ilkinin aksine çağımız kurmaca yazarlarında daha nadir görüldüğünü düşünüyorum. Ötekini önemseyen bir duruşu vurguluyor zira. Söz konusu itkinin, onun gibi ötekini önemseyen politik itkiden ayrı düşen yönü ise bugüne güvenmeyen bir tür melankoliyi barındırması. Melankolik ama aynı zamanda umutlu, zira kendini en azından geleceğe aktarabileceği duygu – fikirleri kavrayabilecek hayali okur dostlarına havale ediyor. Genellikle kötümserlik zamanlarında belirir böylesi bir hâl-i pürmelâl. Örneğin Sovyet devrimi hayal kırıklığını yansıtan Biz isimli distopik romanını kaleme alan Yevgeni Zemyatin ya da Nazizmin katlettiği günlüklerinden tanıdığımız Hollandalı Yahudi kız çocuğu Anne Frank gibileri anımsatıyor yazarın bu türden motivasyonu.

Bilhassa dünya savaşı sonrası kuzey batı Avrupa ülkelerinde, Almanca ve ailesi dillerde yazılmış eserlerde görülen “kimseye, çağa ve hatta uzaktaki bir medeniyete dahi güvenmeyen” denebilecek keskin bir yabancılaşmayı içinde barındıran yazarın motivasyonunu nereye koyabiliriz? Bu tür eserlerde biçimde özgünlük göze çarpar genelde, mesela bunların şahikası ve hatta öncüsü sayılabilecek Kafka’nın romanlarında olduğu gibi. Her ne kadar Kafka’nın “Umut var elbette, ama bizim için değil” deyişi belirsiz bir zamana yönelik çok cılız bir umudu işaret ediyor görünse de, aslında eserlerinde bir umut aramak ya da karakterlerin herhangi biriyle özdeşleşmek beyhude desek, yeridir. Kafkaesk olarak kabaca tasvir edeceğimiz bu tür yazında, egoistik ve estetik kaygıların da öyle çok önplanda olmadığını düşünüyorum. Estetik coşkuda hiç de eksik olmayan yazar çığlığı dahil yok mesela bu metinlerde. Metindeki olası çığlıktan ötürü yazarda olduğu kadar yazarla bu sayede özdeşleşen okurda bir rahatlama doğacaktır zira.

Bu postmodern çağa ve kuzey-batılı yazarlara daha özgü motivasyonu karşılamak için Orwell’in listesine, “rahatsız edicilik”i eklerdim, herhalde. Peki yazar neden okurunu rahatsız etmek gibi saplantıyı barındırmaktadır? Yabancılaşmayı okurun yüzüne vurup, Brechtian tarzda kuvvetli bir politik kaygıyı bile taşıdığı söylenemez bence. Burada yazar, belki de yapacak başkaca da bir şey bulamamaktadır. Ancak ilk arkadaşımın dediği gibi, “yazmadan yaşayamaz” diyemeyiz onun için yine de, yazar zaten yaşayamamaktadır ve belki sadistçe bir itkiyle okurun da yaşamaz olduğuna, gırtlağına kadar battığı bir kanalizasyon çukurunun içinde nefessiz kaldığına onu ikna etmek istemektedir.

Orwell’den aşırdığım bu postun başlığının biraz olsun hakkını vermek için, şimdi benim için en zor olana, kendi temel motivasyonuma geleyim.

Çocukluğumdan beri yazmaya meylim oldu, ilk yayınım on dört yaşında lise dergisinde düşünce özgürlüğünün sınırları üzerineydi. Ancak yazının asıl büyüsünün ifade etmekten ayrı bir niteliği olduğunu çok sonra anladım. Yazı yolu ile düşünceyi ifade etmek ve açıklamak girişimi, örneğin teknik yazılarda, gazete sütunlarında, bilimsel makalelerde sıkça yapılır. İfade etmek yolu ile yapıldığı üzere dünyayı tasvir etmek haricinde yazıyı bir de dünyaya bir yanıt verme girişimi olarak düşünebiliriz. Bu noktada yazının nesneyi (bu nesne sizin duygusal dünyanız da olabilir, ağaçlar kuşlar böcekler de) betimleme girişiminin ötesinde, bizzat kendisini bir nesne hâline getirebilmesinden bahsetmek istiyorum. Böylesi bir nesneyi inşa etmeye koyulduğunuzda, egonuz ister istemez devre dışına çıkmaya başlayacak, içinizde barındırdığımız tinsel çokluğa yer vermek zorunda kalacaksınız. Çokluk olarak adlandırdığım bu ötekilerin kaynağına ise ister bilinçdışı süreçler deyin, ister Tanrı ya da tanrılar…

Bu olduğunda, yazar alışkanlık hâline getirdiği kendi gündelik düşünme biçimine meydan okuyan, kendi içinde ama yine de kendine yabancılaştırmış olduğu, zihninin pek fazla girilmemiş örümcek ağlarıyla kaplı izbe odalarda barınan; egoistik merkezinin kaidelerine, prensiplerine, alışkanlıklarına muhalefet eden seslere yer vermek durumunda kalacaktır. Böylesi bir yazı tamama erdiğindeyse, yazarının alacağı keyif şaşırmakla koşut gider. Çünkü şöyle bir soluklanıp, yazdığı metne göz attığında kendisinden böyle bir ses çıktığına inanamayacaktır. Sanki yazarının kendi kontrolünden çıkmış yazı, direksiyonu kendi eline alıp kendi kendini yazmaya başlamış; yazarının tüm planlarını, varsayımlarını, gündelik hayatta varsaydığı zamansal – mekânsal koşullanmaları altüst etmiş gibidir, öyle ki bu sürecin sonunda sanki kendinden olmayan bir çocuk, bir hilkat garibesi doğurmuştur yazar. Böylece en başta yazanı olmak üzere bir dönüşüm potansiyeli taşıyan bir eser ortaya çıkar. Yazının büyüsü tam olarak bence bu olmalı. Bu büyü de yazarı içten içe gıdıklayan ve yaptığı edime neredeyse gizemli bir güç katan en temel itkilerden biri olmalı, kanımca.

Böylesi bir itkinin sonucu çıkan eserin, yazanın üzerinde olduğu kadar okuyucularda da terapötik (sağaltıcı) bir etkisi olabileceğini öngörmek zor değil. Yazı böylesi bir etik düzlemde yazarın ve onunla birlikte okurun temel fantezisini onaylamayacaktır. Aksine sınırlarını zorlayacak, temel fanteziyi bozacak, ancak bozarken de “alçalma” gibi bir poetik romantik izleğin peşine takılmayacaktır. (Rene Girard’ın romantik yalan diskuru geliyor tabii akla burada.)  Yükselmeler kadar alçalmalara da yol açacak estetik coşku abartısının en tehlikeli tarafı, yazarı ve yazıyı ötekilerden ayıracak narsisistik bir zemine kaydırma ihtimali olmalı. Yazar kendisine ironik bir mesafe koyamazsa, tinsel çoklukla karşılaşma şansını elden kaçırır, onunla kendini ve metnini devindiremez. Ötekinin (sistemin, kadınların, erkeklerin, ebeveynin, patronun, dünyanın, kaderin vs.) eleştirisi son kertede kendisinin de eleştirisi anlamına gelemiyorsa, birliğin ve gayrılığın özdeşliğinin ayrımında değilse eğer, yazı hakikate sırtını dönmüş çok bilmiş, sevimsiz bir çıktıya döner.

Öyleyse tanrıları güldürebilmek, başlı başına iyi bir yazma motivasyonu olmalı.

Eksik · kişisel · zihin

Aynadan yansıyan

 

pawn pieces on the chessboard, the reflection in the mirror king

 

Rüyalar, pek tabii, mahremdir. Öyle herkese her ortamda söylenmezler. Terapiste, papaza ya da rakı sofrasında bir dostuna… Bilirsiniz, daha anlatmaya başlamazdan önce “hayrolsun” derler, rüyasını anlatmak isteyene bizim kültürümüzde. Anlatılacak rüyanın bu dünyada bir anlamı olduğuna, daha çok da başa gelecek bir olaya dair olduğu varsayımına daha en baştan işaret eder bu cümle.

Şimdi bu rüyama bu mecrada değinme sebebim, az önce rastladığım bir alıntı… Oldukça basit bir yapısı olan rüyayı hatırlamamı tetikledi zira. Çok aklıma girmiş ama aslen yazmadığım hâlde akılda kalan nadir rüyalardan biri bu.

Basitçe şöyle: Karşımda bir ayna var. Ama kendimi gözümde gözlükle ve flu görüyorum aynada. Bulanıklığa şaşırıyorum, miyopluğuma karşın iyice yaklaşarak bakınca aynaya, onda yansıyan imgemde gözlük olduğunu görüyorum. Fakat elimi gözüme getirdiğimde gerçekte gözümde gözlüğün olmadığını anlıyorum! Çok şaşırıyorum buna ve hemen bir yerlerde bulup gözlüğümü takıyorum ve aynaya yeniden bakıyorum merakla… Aynadaki imgem tıpkı ben yine ama bir farkla, ki bu kez yansıyan imgede bir gözlük yok. Buna iyice şaşırıyorum.

Rüyadaki bu yapının şaşırtıcı paradoksallığı onda geçen bu “sahneyi” hiç unutamama neden oldu. Paradoksal olan şu. Ayna, öyle sanıyorum ki, tabiri caizse bir kozmik hakikat yansıtıcısı rüyada. Gözlük dolayımı olmadan karşımda yansıyan “görebilen” bir imge ben var. Gözlüksüzlükten kaynaklı bulanıklık – bir nevi eksiklik’i simgeliyor –   yansımamda beliren hakikatimde yok. Ben gözlüğü giyer giymez ise, imgemdeki “görebilen” kayboluyor. Fiziksel dünyada gözlük taktığımda çok iyi gördüğümü sanıyorken aslında hakikatte kendimi bir tür körlüğe mahkum ettiğimi anlatıyor ayna bana. Ez cümle: Görmeye çalıştıkça körleşiyorum. Paradoksal olan bu.

Daha fazla yorum yapmayacağım. “İnsan kendi rüyasının kendisine aktardığı mesajı ne kadar iyi yorumlayabilir?” diye sorabilirsiniz haklı olarak. Doğru. Ancak aradan beş yıldan fazla zaman geçtiğinden, zihnimde demlenmiş sayılabilecek bir yorumlamamaya denk düşüyor olmalı bu dediklerim.

Söz konusu rüyasal anekdotu hatırlatan az önce tesadüfen karşıma çıkan alıntıya gelince… Bir ortaçağ Alman mistiği ve filozofu, Meister Eckhart (1260 – 1327) söylemiş yıllar evvel: “Tanrıyı gördüğüm göz, Tanrının beni gördüğü gözle aynıdır.”

duyumsayıklamalar · ironi

En ağır ağırlık

Göğe yükselen çok uzun sarmal bir merdiveni durmaksızın çıkmakta olduğunu hayal ediyorsun. Giderek dikleşiyor ve basamakları gitgide daralıyor. Sona vardığında bir uçurum çıkacak karşına. Oraya varınca, bir kereliğine arkaya dönüp kafanı uzatıp en başından beri yürümüş olan kendini izleyeceksin. Her basamak çıkışında muhkem sanarak tutunup bıkmaksızın yanıldığın sevinçli veya hüzünlü her bir şeyin bir bir yitip gittiklerini izletecekler sana – ve imtihanın final sorusuna gelecek sıra: Değdi mi bunca şeye? Elveda diye bağıracak olsan, en aşağılara kadar yankılanacak sesini yalnız şimdiki sen duyacaksın. Bebekliğinden kocamışlığına dek tedricen her bir basamakta dikilmiş durmuş türlü türlü sen’ler sağır kesilecekler. Uçurumdan düşeceğin korkusu boşunaymış, anlayacaksın. Zira bir izbandut gardiyan aniden çıkıp da arkandan kuvvetlice itekleyerek en aşağıdaki basamağa fırlatacak seni. Bayılacaksın ve her şeyi unutmuş olacaksın. Hiçbir şey olmamışçasına yeniden tırmanmaya kalkışacaksın merdivenleri… Her seferinde içine bilinçsiz hâlde ekilmiş bir şeyler değişecek umudu yeni yeni canlar bahşedecek sana, ve kalbin o itkinin yüzü suyu hürmetine atacak, atıp atıp duracak.

E36ADE52-931C-442E-85FD-B48868E4F332-92038-0000072557F0A99C

duyumsayıklamalar · ironi

Anlaşılmak

Aynı sözcükleri ve hatta kavramları kullananlar sıklıkla çok farklı şeyler anlarlar. Bundan bazılarımızı devrim ertesi “eski” yoldaşları kurşuna dizerler. Trajedi, burada dil’in – zorunlu olarak – tekleştirici kıskacından kaynaklanır. Sözcükler en az bayraklar kadar yanıltıcıdır. Aynı imgelerden bireyler, aşıklar, sınıflar, halklar türlü hayaller kurarlar. Ve gün gelir, hayaller çatışır. Hayaller, bir zorbanın elindeyse paslı ve kanlı bir kılıca dönüşüverir. İdam mahkumunda gözlemlenen o son gülümseme, neşeden değil de bu yanlış anlamadan kaynaklı, anlam verememekten beliren trajik şaşkınlıktır.

Nikolai Bukharin and stalin.jpg
Stalin ve Buharin

 

eleştiri · ironi · şimdiki zaman

Zombiler, zombiler her yerde

“Vielleicht ist heut der letzte Tag
Den du noch hast zu leben
O Mensch veracht nicht was ich sag
Nach Tugend sollst du streben.”
Bir eski Alman halk şarkısı

Marcus Aurelius diyordu asıl korkmamız gerekenin ölüm değil de, yaşama asla başlayamamak olduğunu. Elbette günümüz insanı bu denileni – almış gibi yapsa da – asla ciddiye almayacaktır. Modern yaşam en başından beri ölümün yadsınması ve nihayetiyle de “ölümsüzlüğün” fethi üzerine kurulmuştur. Harari’nin bir kitabında aktardığı üzere Google gibi dünya imparatorluğunu sahiplenen büyük tekeller misyonlarında açık açık ölümsüzlüğü amaçladıklarını ifade eden şirketler kurdurmaya vardırmışlardır işi… İmparatorluğun hegemonu ABD’de yapılan harcamaların iki ana dalı vardır: biri savunma adı altında saldırı, daha doğrusu savaş (ordu); ikincisi sağlık adı altında, ölmeme (NIH)…

Ölmeme, bir tür zombiliğe karşılık düşer. Şeyleşmiş içeriksiz yaşam artık her şey gibi uzunluğuyla ölçülüyordur. Aynı kullanım değerinden soyutlanmış olarak tanımını bulan içeriksiz meta gibi ölçüme tabidir, “yaşam” olarak adlanamayacak satılığa çıkarılmış ömürler… Marx şaheserinde değer teorisini anlattığında pamuk, demir, buğday gibi materyal objeler üzerinden denklemler kurarak örnekler veriyordu. Artık çok daha göz önünde olan çeşitli markalı zombi bedenlerden tezgahlanmış ömürler halbuki. Örneğin Paris’te tankla ezilen Fransız zombilerin ömrünün değeri Ankara’da bombalananların iki katıdır. Ankara’dakilerinki Gazze’dekilerin iki katıdır. Gazze’dekilerin ise Kongo’dakilerin birkaç katı olmalıdır. (Pardonne-moi, ma chérie, fakat Kongo’da bir şehir ismi bilmiyorum). En tiksinç olan ise sosyal medya köşelerinde vicdanıyla ve kuşkulanamayacak samimiyetleriyle, meşrebleri uyarınca belki timsah ya da başka bir mahlukatın gözyaşlarını dökenlerdir. Göz yaşlarını akıtmaktan çekinen, favori Beethoven senfonileri dinlemekten çekinen Lenin’lere hasret duyarız bu çağda.

Ellerinde yürüyen arabalarıyla ayağa kalkmış sürüngenler (reptilus erectus) olarak görünen süper marketlerde alışveriş eden yalnız yaşlıları anımsatır zombiler… Erken ölenlere boş zamanlarında hobi olarak acıyanlar, çıplak bir hayatta kalmanın ötesinde bir şey düşünemeyeceklerdir. Onlar hep kavuşamadıkları daha iyi bir lunapark arzusuyla tutuşan ve canları her daim çok fena sıkılanlardır. Ölümü unutmak için yapıp ettikleri artık beyhude bile değildir… Kabuslarına ölümden kaynaklı dehşetin sirayet etmesinin bir manası kalmaz bu denklemde. Zira birleşik mega süpermarket ve alışveriş merkezleri krallıkları habitatında ellerinde telefonlarıyla sürünen irili ufaklı çeşitli meblağlarla etiketlenen bu mahlukatlar zaten artık çoktan ölmüş olan Tanrı’nın kabusunun bir tecellisi olsa gerektirler. Freudian bastırma mekanizması bile sönümlenmiştir, bu hayatta kalmaklığın, ölememenin cehenneminde.

duyumsayıklamalar · satir · şimdiki zaman

Olağanüstü hâllerimiz

Eğer bir Türk Gregor Samsa, sabah uyandığında dev bir Wuhan virüsüne dönüşmüş olsaydı, halkımız vatansever hislerle birleşmekte gecikmez, onu kolonya yağmuruna tutarlardı. Gerçekten de artık gittiğimiz restoranlardan mobilyacılara kadar herkes limon kolonyasını size sorma gereği dahi duymadan sıkmaya başlıyorlar. Bu cömert ikrama itiraz etme hakkınız yokmuş gibi.

Daha bir önceki dükkanda kolonya sıkılmıştım bahanesini öne sürüp de elinizi hızla çekmeye muvaffak olursanız, az önce misafirperver duygularla sizi karşılayan dükkan sahibinin kötü bakışlarına maruz kalacaksınız. Bu kadar adamın ölümüne şimdiden sebebiyet vermişsinizcesine suçlu ilan edecekler sizi.

Arabanız olduğu hâlde toplu taşımaya adım atmaya cüret mi ettiniz, siz bir cahilsiniz. Bu cehalet suçlamasına aşağıdan yukarıya tüm sınıflar devletler nezdinde katılacak ve ellerinde gelse sizin kör cehaletinizi öldürmek üzere kolonyaları birleştirecek ve sizi cehaletinizde boğacaklardır. Bu virüsle ilgili şaka yapmaya mı kalktınız. Aman allahım, bir sürü insan teker teker ölüyor. Ne kalpsizsiniz siz. Ne vicdansız. İnanmasanız da dualarınızı her gün ölmekte olan fakat hiç tanımadığınız insanlara gönderme pozu kesmeniz kâh sokakta (sokak kaldı mı ki?), kâh sosyal medyanın cıvımış çamurunda pozitif enerjili emojilerle desteklenecektir.

Anlamalısınız ki. Bu balık hafızalı güruh sosyal medyada ilk sıralarda gördüğü tüm ölümlere ortak olmanızı şart koşmaktadır. Yüzünüzü buruşturmanız ilk şarttır. Ruh hâlinizi bu yüz buruşturmasına sarmanız her şeyi kolaylaştıracaktır.

Evlere tıkadılar sanıyorsunuz mu bizi. Hayır, ev, bir dışarısı ile birlikte var olduğunda kendi anlamını bulur. Ev ve kamusal alan gibi. Ev ve öteki evler gibi. Ev ve mahalle kahvesi – birahanesi gibi. Ev ve agora gibi. Fakat, dışarısı sürekli olağanüstü hâller hâlinde ilk akla gelerek türlü makarna ve bilumum bakliyat için üşüşülen bir süper market olamaz. Keza tüm hayvani ihtiyaçların online alışverişe bağlandığını bir kereliğine varsaysak, dışarısının fiziki olarak da günbegün imha olmakta olduğu idrak edilecektir. Demek ki evimizin içini de dışarısıyla birlikte aslen kaybettik. Biz içinden çıkılması imkân dışı olan bir kafese gönüllü hapsolmuş mahlûkatlarızdır artık. Sürekli güncellenen makul komutlar dahilinde hayatta kalmaya çalışan mahlûkatlar…

Bu durumu Starbucks tipi ders çalışmak, kitap okumak, yazılar çizdirmek için “yalnız” gidilebilen self-service kafelerden de anlayabiliriz. Orada bir garsonun masamıza uğramasına, bizimle göz göze gelmesine tahammülümüz yoktur. Kahveyi elimize aldığımız andan itibaren kısa süreliğine de olsa evimizde hissetmek isteriz. Oturduğumuz masada bir kitaba, cep telefonuna yahut bilgisayara bakakalarak var ettiğimiz yalnızlığımız hiç kimse tarafından gölgelenmeye gelemez. Bir çok diğer yalnız “transparan ev parçalarını” gören sandalyemiz aracılığıyla evde olma duygusu ikame edilir. Arada attığımız kaçamak bakışlar, bir komşuyu safça ve haklı olarak röntgenlemek gibidir. Tuvalete gittiğimizde masada bırakılan bilgisayara sahip çıkmakla yükümlü tuttuğumuz komşulardır yan masalar…

Öyle ki, söz konusu kafelerde kendimizi tıkadığımız güvenli kafesimizin üstümüze sindirip sindirip biriktirdiği o anlaşılmaz lanet angst üzerimizden gider de, kısa süreliğine de olsa bir evde olmaklık duygusu yaşarız. Evsiz Şarkiyatçı bir turistin uzak yoksul bir ülkedeki bir eve uğrayışına benzer bu.

duyumsayıklamalar

Kim?

mde
Agnus Dei, 1635-1640, Francisco de Zurbarán (Rijkmuseum, Amsterdam)

Dünya nötralize olmuş gibi. Her şey sıfırlanmış. Tüm ötekiler eşit bir hizada diziliyorlar bir uçtan bir uca.  Nerede olduğunun, kime bağlandığının ya da kimi  özlediğinin, kimlerle tanışık olduğunun, en yakınının ya da en uzağının, şu an ne ile meşgul olduğunun, döşediğin yalandan kariyerin ve ötekiliğin bir önemi yok. Her şey ve herkes olmak! Ya da hiçbir şey!

Okuduğum tüm metinler bir bir silikleşiyor. Farz ettiğin tüm dogmalar… Girdiğin tüm kılıklar… Diline üşüşen sözcüklerin ve attığın adımların sana ait olmadığını hele şükür idrak etmen…

Tüm bunları kim’e yazıyorum? Kim’in anlayışına sığınıp, ruhumu okşamasını diliyorum içten içe? Birden ayağa kalkıp, şarabımı yudumluyor, şerefine içiyorum tüm yaşananların – bilincimin dışına taşan büyük çoğunluk nail en fazla bu şerefe… Özgürüm biliyorum, ve en zor olan bu!

Hedefe en yaklaştığım an, itiyorum onu! Bir hedefi olmasından hicab ediyor belki bende bir parça. Tanrıların kahkahaları çınlıyor, çınlıyor ve yankısı yayılıyor sonsuzluğa. Bir veba dalgası hepimizin birden üstüne çullanıyor böylece. Ezelden beri biz olan, üryanlığımızdan utanıyoruz. Bir bir dökülüyor sözcükler, boşa gitmekten korkarak, erimekten korkarak, olanca katılığıyla çıkıyorlar.

Başımı öbür yana dönsem, dünya bambaşka bir hâl alacak, biliyorum. Nefret ve sevgi birbirine sarılıyor. Ölesiye seviyorlar birbirlerini ve ölesiye nefret ediyorlar birbirlerinden. Nefret biraz sevgi oluyor, sevgi biraz nefret. Yine karışıyor ortalık. Biz buraya bir kez daha gelmemiş miydik? Kaç kez daha düşecektik? Yaşamamış mıydık sanki tüm bunları? Belli ki, varlık, “olmakta olan” olarak adlandırdığı bir aynada kendini seyreyliyor. Ben bahaneyim, sen bahane ona. Ya da ben ve sen hariç her şey bahane.

Seyreyliyor ama bakışında görmekten eser yok. Sağır o, tad  ve koku körü… Dokunamaz birine. Sadece kendi yarattığı an’ın ihtişamında tutsak, dalıyor hiçten bile az olan bir bilinmeze. Tüm sözcükler yabancı o’na – kendine şaşırıyor ya bu yüzden. Kendi olmaklığın ta kendisine… Varlığının, yanılgıyla pekişip durmasını duyumsamak neşelendiriyor, tek tesellisi. Kim anlayabilir sanki o’nu? Ben’i ya da sen’i? Kim?